ŞEHİRDE NE VAR : İstanbul'un Ritmi
Geçen ayı nasıl atlattık?
01 Nisan 2009

Galiba bu ay dergiyi bana ithafen yaptık. Bu sayıda yazanlara ihtiyacım vardı. Yenilenmeye, stresten arınmaya, ev bakmaya başlamaya. Ne uzun bir kıştı bu…
Kışın bitmesi her zaman sevinç yaratırdı, fakat bu defa tokat atarak gitti alçak. Zaten
krizle depresif depresif geziyorduk ortalıkta. Snowboard’umu hüzünle dolaba kaldırdığım gün teselliyi “Çıldırın Çıldırın!” tezahüratıyla gittiğim Galatasaray - Hamburg maçında aradım. Cimbom Bordeaux’yu heyecandan öldüren bir maçla elemiş, Hamburg’la da evinde berabere kalmıştı. Artık Hamburg mamburg bizi tutamazdı, Fenerbahçe’nin stadında gerçekleşecek UEFA finalini izlemeye Kadıköy’e metrobüsle gidecektik… 2-0 öne geçtiğimiz maçta üç dakikada iki gol yiyerek UEFA Kupası’ndan da elenmiş bulunduk.
Bu ‘Türkişlik’ her yerde batmaya başladı bu ara bana. Hemen şu yukarıda yazdığım paragrafı açarak başlayayım: Kış boyunca her hafta sonu dağa giden kayak/snowboard hastalarından biriyim. Bu sene snowboard yapmaya sık sık Uludağ’a gittim. Memleketin en sosyetik, en gelişmiş olduğu söylenen kayak tesisleri burada biliyorsunuz. Sömestr hariç oraya her iniş çıkışta malum hız ve zincirsizlik sebepleriyle otobüsler bir bir yolda kaldı. En son bizim otobüsün şoförü, şarampole yuvarlanmak üzere olduğumuzu tur rehberine bağırırken bunu duyan ve panik çığlıkları atan kadınlara “Ya bir dur kurban olayım” diye sesleniyordu. Dağa çıktığınızda medeniyete kavuşuyorsunuz sanmayın. Uludağ’daki ski pass sistemi ömür törpüsü. Oysa ki Avrupa’daki kayak merkezlerinde Uludağ’dakinin aksine tek bir ski pass kullanıyorsunuz, onu da kolunuza takıyorsunuz, alet OGS gibi, kendi kendine okuyor. Onu da geçelim. O çalan müzikler de nesi? Snowboard ya da kayak sporu, kostümleriyle birlikte müthiş cool görünüyor; bembeyaz dağlarda, rengârenk kıyafetler, kocaman gözlüklerle, kaskla falan kayıyorsunuz ve fonda İzel’den iç tırmalayıcı bir aşk şarkısı “…Bu aşk değil savaştı sanki, galibi sen sebebi de sen!” İzel gene tanıdık, hiç bilmediğim arabeskçileri de katın playlist’e… Halbuki ben zirveden aşağıya bol karda süzülürken istemez miyim bir Red Hot Chili Peppers’dan ‘Otherside’ çalsın arkamda, ya da o her partide çalan FG, Dinamo DJ’leri gelsin lounge müzik yapsın fonda. Bitmedi efendim. Bir de kaza geldi başıma. Bir anda bir rüzgâr çıkıyor ve iki metre yüksekliğinde ve genişliğinde, hem billboard hem de kayak koyma paravanı görevini üstlenen dev demir kütle tepeme iniyor. Ben Cehennem Silahı’nda Mel Gibson’ım sanki (siz isterseniz Road Runner deyin), gözlerim kararıyor ve yere yığılıyorum. İki kişi billboard’u üzerimden zar zor kaldırıyor. Görevli “Abla iyi misin?” diyor ve ben de “İyidir” deyip kafeye yöneliyorum. Olayın en büyük şokunu etrafımda bulunan yabancılar yaşıyor. Önce olanlara inanamayıp oradaki görevlilere bağırınıyorlar, sonra beni zorla doktora göstermek istiyorlar… Ölmediğime göre iyiyim işte, iki bırakın salebimizi içelim, alışmışız ucuz canla yaşamaya. Bu arada Uludağ sosyetik falan değil, bence sosyete Fransa’ya kaçtı, Ama Uludağ’da da bir Meribel var, kafe olarak.
Diğer ‘Türkişlik’ örneğini de işte bizim aslanlar sergiledi geçen günkü Hamburg maçında. Hep bunu yapıyoruz. Yürekle mücadele ediyoruz, yürekle maç alıyoruz. Ama 2-0 öne geçtiğimiz maçta profesyonelce on beş dakika top çeviremeyip yenilebiliyoruz.
Mart ayının tek eğlenceli anısı için Mars Entertainment’a teşekkür ediyorum. U2 3D’nin galasında delirdim. Şu hayatta en büyük buluşun Playstation 3 ve 3D imax theatre teknolojisi olduğuna inanmayan dışarı çıksın! İkisi sayesinde oturduğumuz yerden sadece eğlence değil, evlenip harikulade karı/kocalar, yuvalar bulacağımızdan eminim artık. Gelelim Cinebonus’taki konsere, pardon film gösterimine. Film de değil, konser de değil, insanı acayip gaza getiren teknolojik şölen! Benim gibi U2 delisiyseniz, evde sadece konser DVD’sini izlerken bile kendinizden geçersiniz zaten. Ama biri sizi sinemaya sokup bangır bangır konseri, özel olarak üç boyutlu çekip gösterirse iş değişir. Ve bu üç boyut çocuk oyuncağı değil arkadaşlar. Daha önce gördüklerinizden çok farklı, çekimlerin tamamı bu film düşünülerek yapılmış. Diyeceğim o ki, iki hafta önce Bono burnumun dibinde terliyorrr, gözlerimin içine bakıyordu (Bir insan bu kadar meymenetsiz bir surata sahip olup, nasıl bu kadar çekici olabilir?) arada bir şapşal kızlar önüme geçip onu görmeme engel oluyordu (Önümdeki gerçek izleyici miydi acaba ? ), The Fly’ın sözleri harf harf üzerime üzerime geliyordu. Karnımdaki tüm kuşlar The Edge’in gitarının tellerine konuyordu…
Tek tesellim Bono’nun ter bezleri olduğuna göre, sıkıldım bu defa senden kış! Seni bitiriyorum. Seneye kendime snowboard yapacak daha iyi merkezler arayacağım. Şimdi Time Out ana konusundan tüm yenilenme tüyolarını kapıyorum. Önümüzdeki kış, ben aynı ben olmayacağım. Şimdi ev bakmam lazım…

Sizin Fikriniz