Biliyoruz, esas önemli olan iç güzellik ama dışı da ihmal etmemeli. Artık günlük olarak giyinip süsleniyor; sizi şehirde olan biten, kaçırmamanız gereken etkinliklerden haberdar ediyoruz.


Siteyi çerçeveleyen görsele tıklayarak ilgili sayfaya gidebilirsiniz.


Eğer reklamverenseniz, bize (0212) 287 19 90 no’lu telefondan veya reklam@ajansmedya.com adresinden ulaşabilirsiniz.

×

LGBTİ

İstanbul’dan LGBTİ mekânları, haberleri ve etkinlikleri

Benim Çocuğum - Can Candan & Boysan Yakar röportajı


Ocak, 2012
Yazar(lar): Ceylan Özge Kunduz


“Bir eşcinsel/transseksüel filmi” deyip geçebileceğiniz bir film değil ‘Benim Çocuğum’. Eşcinsel ve trans bireylerin ebeveynlerinin hikâyesini birinci ağızdan anlatan film herkesi ilgilendiriyor. Çekimleri devam eden filmin hikâyesini yönetmen/ akademisyen Can Candan ve LİSTAG gönüllüsü, yardımcı yönetmen Boysan Yakar’dan dinledik.

Filmin hikâyesini biraz anlatır mısınız?                    

Can Candan: 2010 yılının Ekim ayında Boğaziçi Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar Programı ‘queer’ ve trans kimlikler üzerine bir konferans düzenlemişti. Programda LGBT Aileleri İstanbul grubu LİSTAG’ın paneli de vardı ve ebeveynler gelip konuşacaktı. LGBT konusunda daha önce zaten destekçi olarak çalışıyordum ama LİSTAG’la ilk defa o panelde karşılaştım. Dört ebeveyn vardı: Günseli, Şule, Ömer ve Pınar... Orada hikâyelerini anlattılar.

 

Tanıtımdan gördüğüm kadarıyla onlar da filmdeler...

C.C.: Filmde yedi ebeveyn var. LİSTAG’ın şu anki aktif çekirdek kadrosu da onlardan oluşuyor. Ben panelde dördüyle tanıştım ve anlattıkları kadarıyla hikâyelerini dinledim. Günseli Anne’nin gay bir oğlu var, Pınar Anne’nin trans bir kızı var. Ömer Baba’yla Şule Anne’nin de gay bir oğlu var ve onlar bu panelde ebeveynlik deneyimlerini anlattılar. Orada yaşadığım çok güçlü bir histi. Onlar anlatırken ben hüngür hüngür ağlıyordum ve kendime şunu sordum: “Ben niye ağlıyorum? Nedir beni ağlatan?” Orada iki mesele vardı. Bir tanesi, hepimizin bir çocukluk deneyimi, yani kendi ebeveynlerimizle kurduğumuz bir ilişki var ve o ilişki genellikle sorunlu. Öyle olmasa bile en azından zor çünkü çocuğun kendini tanımlama, kendi olma çabası var. Ebeveynlerin de o hiyerarşi içinde çocuktan beklentileri söz konusu ve bu genelde zor bir süreç.

 

 

İkincisi de beni ebeveyn olarak etkilemesi. “Çocuğumu ne kadar olduğu gibi kabul edebiliyorum, kendisi olması konusunda ona ne kadar özgür bir alan sağlayabiliyorum ve ben ne ölçüde bu insanların yapabildiği kadar ebeveynlik yapabiliyorum?” gibi sorular oluştu kafamda. Bu anne-babaların ortaya çıkıp adlarıyla, sanlarıyla bunu konuşuyor olmaları ve bunu sadece “Biz çocuğumuzu kabul ettik” ile bırakmayıp “biz onların haklarını savunuyoruz, onlar için buradayız ve ebeveynlik böyle bir şeydir”e getirmeleri çok önemliydi. Aslında bu anne-babalar iki önemli şey yapıyor. Türkiye’de ailenin ve ebeveynin ne olduğunu sorguluyorlar ve bunları yeniden tanımlıyorlar. Bunun ötesinde bunu bir eyleme dönüştürmüş durumdalar. Sadece kendi aralarında paylaşmakla kalmayıp toplumu dönüştürmek yolunda çok önemli ve çok etkili bir şey yapıyorlar ve meseleyi tam ortasından vuruyorlar. “İşte bunlar böyle ilginç insanlar. Onlar toplumun marjinlerinde yaptıklarını yapsınlar, biz de toplum olarak yolumuza devam edelim” diyemiyorsunuz. Aile olarak tam ortaya oturuyorlar ve toplumun aslında çok tutucu bir tarafına müdahale ediyorlar. Bir de çok temel şeyler üzerine gidiyorlar: Cinsiyet, cinsel kimlik, cinsel yönelim, cinsellik, insan olmak kadın ya da erkek olmak, aile olmak gibi bizim sorgulamadan kabul ettiğimiz şeyleri sorgulayarak aslında çok özgür bir alan açıyorlar. Yaptıkları o anlamda son derece özgürleştirici, dönüştürücü ve ümit vadeden bir şey. Bizim, filmde yapmak istediğimiz de bu. Bu hissiyatı verebilirsek, homofobi ve transfobiden kurtulabilirsek, bizi hem birey hem toplum olarak çok daha güzel günler bekliyor.

Boysan Yakar: Yıllarca yalnız başına verdiğin, bazen 30-40 yıllık kocanın bile sana destek olmadığı örneklerin de olduğu bir mücadele. Oturma odasında tek başına, canın yana yana, ne yapacağını bilemeden, doğru olup olmadığını anlayamadan, bütün önyargılarınla kendi başına kaldığın bir mücadelede seninle aynı derdi paylaşıp bunu artık hiç önemsemeyen insanlarla tanışıyorsun. Burada, bir araya gelerek diğer ailelere bunun hiç de can sıkıcı olmadığını anlatmaya çalışan, yapayalnızlıktan çokluluğa ulaşmış bir aile grubundan bahsediyoruz. Hepsinin, çocuklarının eşcinselliğiyle, biseksüelliğiyle, translığıyla yaşadığı farklı deneyimleri var. Kimi çok kolay atlatırken, kimi çok zorlanmış. Türkiye’de özellikle trans bir birey olmak hukuksal bir mücadele demek. Bir yandan da açılmak bir mesele. Hem çocuğun anne babasına açılması, hem de anne babanın çevresine... Şimdi bu filmle beraber adlarıyla sanlarıyla, bütün Türkiye’ye açılmaya karar verdiler. Can’la kurdukları, güven dolu bir ilişki. O yüzden, aslında bir aile işi yapıyoruz ve bunu yaparken biz de bir aile haline geldik.

 

Ne zaman başladınız çekimlere?

C.C.: İlk çekimleri Haziran 2011’deki Onur Haftası sırasında yaptık. Sonbahara kadar ara verdik ve bütçe oluşturma çabasına giriştik. Kasım ayında yeniden başladık ve halen devam ediyoruz. Şimdi anne-babalarla kendi evlerinde çekimler yapıyoruz.

 

Anne-babalar dışında başka karakterlerle karşılaşıyor muyuz filmde?

C.C.: Filmin ana karakterleri olan yedi ebeveyn var. Onların dışında, yan karakterler diyebileceğimiz insanlar var. LİSTAG’da gönüllü olarak çalışan Mehmet ve Metehan hem projenin aktivist olarak içeriden danışmanları hem de filmde kendileri olarak yer alıyorlar çünkü LİSTAG’ın haftalık toplantılarında ve her ay Cinsel Eğitim ve Tedavi Derneği’nde gönüllü psikiyatrlar ve psikologlarla yaptıkları aylık toplantılarda olduklarından dolayı filmde onları da görüyoruz. Bir de yine her ay diğer şehirlerden gelen ebeveynlerin de katıldığı daha geniş kapsamlı bir aile yemeği oluyor, filmde bu da var. Dolayısıyla filmde önce tek başına konuşan insanlar önce haftalık toplantıda grup oluyorlar. Ardından CETAD’da daha geniş, aile yemeğinde çok daha geniş, onur yürüyüşünde ise iyice geniş bir gruba dönüşüyorlar. En sonunda da filmle, binlere milyonlarla açılıyorlar. Orada bir çoğalma ve genişleme söz konusu. Ki estetik olarak düşünürseniz, yaşadıklarıyla da çok örtüşen bir durum var ortada. Çok kapalı, bire bir yaşadığınız bir deneyimden dünyaya açıldığınız bir süreç...

 

Anne-babaların çocuklarını da görecek miyiz filmde?

C.C.: Belgeselde çocuklar yer almayacak çünkü seyirciyle kurmak istediğimiz başka bir ilişki var. Sanki bu ebeveynler seyirciyi karşılarına almışlar ve gözlerinin içine bakarak kendi hikâyelerini anlatıyorlar. Araya çocukların adı veya görüntüsü girsin istemedik, ben o boşlukları seyircinin doldurmasını istiyorum.

B.Y.: Aslında derdimiz anonimleştirmek. “Hepinizin çocuğu olabilir” demek istiyoruz.

C.C.: Bir anne “benim çocuğum” dediği zaman onu hayal etmek zorundasınız. Dolayısıyla daha aktif bir katılım gerektiriyor. Bir de göz teması meselesi var. Anneler, babalar hikâyelerini seyircinin gözlerine bakarak anlatıyorlar. Kameranın içine ve dolayısıyla seyirciye... Orada yapmak istediğimiz şey seyircinin kaçmasına fırsat vermeden empati oluşmasını sağlamak. İstediğim bir anlamda, Boğaziçi’ndeki panelde yaşadığım deneyimi seyirciye yaşatmak, onları da hüngür hüngür ağlatmaktı. Aynı vurguyu anne-babaların evlerinde de vermeye çalıştım. Bu anne-babalar hikâyelerini anlatırken oturma odalarındalar. Oda belirgin değil çünkü bu, Türkiye’de herhangi bir oturma odası olabilir. Orada belli olan sadece, göz göze kalmanız gereken o kişi ve onun hikâyesi.

 

 

Bu, belgesel değil de bir kurmaca olsaydı?

C.C.: Bu, gerçek hayatla çok ilgili bir şey ve hikâyeleştirilmesine gerek yok. Kurmaca bir film yaptığınızda ne kadar gerçek hayatı temel alan hikâyeler yazarsanız yazın, onu siz yazıyorsunuz. Burada ise aileler sizin gözünüze baka baka “Ben bunları yaşadım” diyorlar. Seyirciye de “Gerçek hayatta bunlar yaşanıyor ama bu sonunda bir hikâyedir” deme özgürlüğü tanımıyorsunuz. Belgeselin daha doğru bir mecra olduğunu düşünüyorum. Öbür türlü “Böyle hikâyeler de var, vah vah, ama benim buna karşı bir sorumluluğum yok” diyerek kaçmak veya bir mesafe koymak daha mümkün. O yapaylığın, o kurmacanın bir şekilde kırılması gerektiğini düşünüyorum. Sinemanın temel meselelerinden bir tanesi inanmamayı askıya almanızdır ya... Film boyunca inanırsınız, o dünyanın olduğunu var sayarsınız. Anne-babalar seyirciye dönüp de baktığı zaman işte o illüzyon bir anda kırılıveriyor.

 

Filmle aranızda yönetmenlik dışında nasıl bir bağ var?

C.C.: Herkes hayatında türlü özgürlük mücadeleleri veriyor. Kendisi, etrafındakiler ya da toplum için... Bir o tarafı var. Bir de tabii ebeveynlik meselesi. “Benim bir ebeveyn olarak sorumluluğum nedir, çocuğum için nasıl bir alan yaratabiliyorum?” diye soruyorum. Bir akademisyen tarafım bir de belgeselci tarafım var. Dolayısıyla iki yerde de özgürlük mücadelesini nasıl verebilirim, bunu düşünüyorum. Ümit ediyorum ki bu filmi izleyecek bir sürü insan “Anne, ben eşcinselim” ya da “Baba ben lezbiyenim” veya “Transım” diyebilecek. Birçok aile de bunu izledikten sonra “Benim de çocuğum eşcinsel” diyebilecek. Hazırladığımız tanıtım filmi internette epey döndü. İnsanlar bu kadarcık şeye bile ağladıklarını söylüyor. Ki ortada henüz hiçbir şey yok.

B.Y.: Oğlu ve kızı açılan anne ve baba bu filmi izledikten sonra LİSTAG’lı olmanın ne demek olduğunu başından sonunda dek deneyimleyecek ve çocuğunu sahiplenecek.

C.C.: Çünkü film hep maruz kaldığımız mesajların tam tersi mesajlar veriyor. Herkes “Sen hastasın, sen yalnızsın” diyor. Bunu devlet de, toplum da, askeriye de söylüyor. Binmişiz yokuş aşağı frenleri patlamış gibi giden bir otobüse, dışarıyı seyrediyoruz. Kimse cesaret edemiyor dışarı çıkmaya çünkü herkes aynı otobüsün içinde. İşte bu aileler otobüsün dışına çıkmaya cesaret eden insanlar. O cesaret ve özgürlük de insana bir yerinden dokunuyor. “Onlar yaptıysa ben de yaparım” dedirtiyor. O yüzden göz temasını çok önemsedim. Belgesel sinemada insanın kameranın içine baka baka konuşması nadir görülür. Seyirciyi ebeveynle yalnız bırakmak ve zapturapt altına almaktı amacım. Örneğin Pınar Anne hikâyesini anlatırken şunu hissettirmek istiyorum seyirciye: Pınar Anne sizi almış, yakanıza yapışmış, karşısına oturtmuş ve onun için çok önemli olan bir meseleyi gözünüzün içine baka baka anlatıyor. O bunları anlatırken sizin bir kaçışınız olmaması gerekiyor.

 

Şimdiye kadar zorlandığınız, tıkandığınız bir nokta oldu mu?

C.C.: Hiç olmadı. Bir belgeselci için, konu etmek istediği insanların, projesini bu kadar sahiplenmesi büyük lütuftur. Genelde insanların başka hayatları, başka gündemleri oluyor ve siz buna dâhil olmaya çalışıyorsunuz. Burada ortak bir gündem var. En büyük zorluk bu tür filmleri yapabilecek bütçeyi oluşturmak. Bu epey zaman alan bir şey belki ama bir yandan da bu tür filmlerin yapılmasını isteyen çok insan var. Kitle fonlaması da burada devreye giriyor. Filmi sahipleniyorsunuz ve “Ben bu filme inanıyorum ve bu filmin yapılmasını istiyorum” diyorsunuz. O gece yemeğe mi çıkacaksınız? Çıkmayıp “Ben bu parayı filme vereceğim” diyorsunuz ve bu sizin de filminiz oluyor. 

B.Y.: Indiegogo adlı bir kitlesel fonlama sistemini kullanıyoruz. Filme doğrudan, cüzdanından destek vermek isteyen insanları sürece dâhil ediyoruz. Film bu sayede hem kendisini oluşturmak için parçalarını buluyor hem de kendi reklamını yapmış oluyor. Bu noktada aciliyetten de bahsetmek istiyorum. Geçtiğimiz yıl 16 trans birey nefret suçlarına maruz kalıp öldürüldü, bu sadece bildiğimiz kısmı. Bunun dışında ailesi tarafından şiddete maruz kalan, göç etmek, eğitim hakkından vazgeçmek ya da seks işçiliği yapmak zorunda kalan insanlar var. Ahmet Yıldız’ın ailesi tarafından çapraz ateşe tutularak öldürülmesini hatırlayın. Şu an film ciddi anlamda şiddetin en merkezindeki yeri, oturma odalarını, mutfakları, banyoları, yatak odalarını ve sistemin her yerine işlemiş olan transfobiyi doğrudan hedef alıyor.

 

Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi’nde ders veriyorsunuz.

C.C.: 1987-2000 arasında A.B.D.’de yaşadım. Bu süre içinde üniversite, sonrasında da doktora eğitimi aldım. Üniversitede dalım sinemaydı, sonra sinema ve medya sanatlarına geçtim. 2000’de Türkiye’ye döndüm ve 2005’e kadar Bilgi Üniversitesi’nde çalıştım. Ardından bir süre Sabancı Üniversitesi’nde ders verdim. 2007 yılından beri de Boğaziçi’ndeyim. Belgesel sinema tarihi, kuramı, dünyada ve Türkiye’de belgesel sinema konulu dersler veriyorum. Bir yandan belgesel sinemayı kuramsal ve tarihsel olarak çalışıyorum, bir yandan da pratiğini yapıyorum.

 

 

Film hakkında daha fazlası benimcocugumbelgeseli.com'da. Çocukların açılma hikâyelerini ve ebeveynlerin çocuklarıyla olan deneyimlerini birinci ağızdan okumak için: listag.wordpress.com 





TOİST Yorum Girişi




  •  


  •  

  •   Captcha
Yeme
&İçme
| Bar&Club | Müzik | Sanat | Şehirde Ne Var? | Film | Tiyatro | Alışveriş | Kitap | LGBTİ | Müzeler | Seyahat | İstanbul Otelleri
Time Out İstanbul - Ajans Medya © 2013 Tüm hakları saklıdır.