Arama
Tüm Time Out Istanbul makalelerini, etkinliklerini, mekanlari, kategori, semt ve tarihe gore arayabilirsiniz.
Kenan Doğulu yeni albümü 'Patron'u çıkardı; peş peşe konserler vermeye başladı. 'Doğuştan 'Kenan'cı' Zeynep Üner'in 'yaptığım en samimi röportaj' dediği söyleşisine buyurun!
Bir cumartesi gecesi, şöhretseniz Kenan Doğulu gibi, ya da şöhret peşindeyseniz benim gibi, dışarı çıkma, deşarj olma zamanı değildir. Kameranın karşısında sağ taraftaki garip pozlardan vermeniz gerekebilir, Kenan Doğulu gibi. Yetişmeniz gereken düğünü kaçırabilirsiniz, benim gibi. Kenan Doğulu’yla doğru dönemde buluştuk. O yeni albümü ‘Patron’u çıkarırken, biz de 101. sayımızı kutluyoruz.
Kenan Doğulu’yu 90’ların başında Fenerbahçe Piramid’deki Deniz Bar’da, yani gece sahneye çıktığı ilk yerde dinliyordum. 90’ların ortalarına doğru yine dinliyordum; Şaziye’de, Rumeli Hisarı konserlerinde. 2000’lerin başında hâlâ dinliyordum China White’ta , Harbiye Açık Hava’da, Bodrum’da. En son Kuruçeşme Arena’da. O doğuştan starsa, ben de doğuştan Kenan’cıyım... Bugüne kadar yaptığım her röportajdan samimi olması belki bu yüzdendi. Belki de Kenan Doğulu’nun ünlü ve yakışıklı, ünlü ve şımarık, ünlü ve boş, ünlü ve mütevazı kalıplarının hepsine bir boy büyük gelmesiydi. Ünlü ve ‘bizden’di. O cumartesi akşamı stüdyoda hepimizi tavladı...
‘Patron’u, dinledim az önce. İlk şarkılar ‘Patron’, ‘Rütbeni Bileceksin’, ‘Öp’ R&B, hip hop bazlı. Zamana mı uydun, bu ara bu tarz müzikler dinlediğin için mi bu şarkıları yaptın?
Hem bu tarz müzikleri dinliyorum, hem de artık bu tarz şarkılar yapıyorum, Çakkıdı’da da vardı hip hop. Şu an dünyadaki popüler müziği dinlediğin zaman bu ritimlerin üstünlüğü tartışılmaz, o yüzden bana da yansıdı. Günümüz modern sound’unda şu an bir nostalji akımı da var. Biz de en modern, bilgisayarlı şarkılarımıza bile o organik havayı katmaya çalıştık. Akustik enstrümanlar ekledik. Yapmadığımız şey değildi zaten, yapmaya devam ettik.
Yıldız mı doğdun, profesyonel bir çalışmanın eseri misin? Nedir sırrın?
Birçok açıdan Türkiye’nin geldiği nokta benim ilk çıktığım dönemlerdeki ortamlara, durumlara ve yaşayışlara göre çok daha modern, çok daha kolaylaşmış sistemler. Biz ilk başladığımızda menajerlik, halkla ilişkiler, teknik donanım, organizasyon, her şey çok daha ilkeldi. Her türlü gelişmeyi yaşayarak, hazmederek geldik bu zamana. En büyük sırrım galiba bütün bu zamanlarda kimseye yanlış yapmadan, kimseyi yıpratmadan, kendi halimde kalabilmekti. Kendimle yarışıp kendimi geçmeye çalıştım. En büyük avantajım tabii ki babamdı başlarda. Çünkü müzikle kavruldum, evimize ünlü insanlar gelir giderdi. Kapımızda paparazziler beklerdi. Bütün bunlar benim o ün, şan, şöhret gibi şeylere boyun eğmememi, egomu çok fazla rahatsız etmememi sağladı. 18 yaşında ünlü olmak, para kazanmak, bütün Türkiye tarafından tanınmak hakikaten insanı kanatlandırabilecek cinsten şeyler. Bütün bunları hazmetmek benim için zor olabilirdi ama Allahtan olmadı. Yıldız gibi davranmak, yıldız olmak yerine müzisyen olmaya gayret ettim. Zorluklar, inişler, çıkışlar, hepsi insana birer tecrübe katıyor ve artık 16. senemi yaşıyorum. Sektörde çalışmadığım, tanışmadığım, uğraşmadığım, savaşmadığım ya da omuz omuza vermediğim kimse kalmadı diyebilirim. Evde zaten ilk günden itibaren yıldız doğdu gözüyle bakıldı. Çünkü beş yaşında konservatuarı birincilikle kazandım. Müzik dünyasına öyle bir girince, benden bazı beklentiler de doğmaya başladı. İlk bestemi yaptığımda sekiz dokuz yaşındaydım. ‘İstanbul Kovboyları’ diye country bir şarkım vardı. Ne yapacağım belliymiş gibi yönetildim de hep. Babam aynı zamanda konservatuarda piyano eğitimi alırken çocuk korosuna da gönderiyordu beni; folklör dersi de alıyordum, okulun bale bölümüne de gidiyordum. Çok yönlü bir stratejik planlama doğrultusunda star yapılmışım gibi görünüyor. Ama içinde olmadan yapamıyorsun hakikaten.Yani hem çalışma olmalı hem ışık ...

Saat 23.00, birazdan konsere gideceksin. Şu 16 yıl içinde, sırf ben seni en az 15 kere izledim sahnede. Hiçbirinde sıkılmadım ama sen de mi hiç sıkılmadın?
Sahnede olmayı çok seviyorum, çok özlüyorum. Her anına şükrediyorum. Hazmederek, yaşayarak veriyorum konseri. İki saat geçmesin istiyorum. Sahneye çıkmadığımda o iki saati hayal ediyorum. Asla sıkılmıyorum. Kendi şarkılarımın algılanıyor olması, binlerce kişi tarafından söylenmesi acayip bir haz. Sonuçta böyle bir odada yalnız başıma yapıyorum o şarkıları. O sırada bu tutar mı, satar mı diye düşünmüyorsun. Sonra çıkıyorsun sahneye, eşlik ediyorlar, ağlıyorlar, öpüşüyorlar… Yaptığım şeyi o zaman hissediyorum. Albüm satmış ya da ödül almışım, hepsini bir kenara koy. Bana küçük bir topluluk ver; bana inanmış, beni sevmiş olsunlar, hayatta başka bir şey istemiyorum. Enerjim yettiği sürece de sahnede olmak istiyorum.
“Bırakacağım bu işleri, banliyöde prodüktör olacağım” dersin diye düşünüyordum…
Prodüktör olurum zaten ama sahneyi de hiçbir zaman bırakamam. Frank Sinatra’yla falan kıyaslamak istiyorum kendimi. Azalacaktır mutlaka; beni çok zorlayacak, terletecek işlerden biraz kaçarım ama bu kadar şarkıyı yapıp sahiplenmemek olmaz. 20 sene sonrasını düşün. 10 albüm daha yapsam, 150 şarkı daha eder; şu ana kadar da 150 şarkım var. 300 şarkının 200’ü seviliyor olsa, bunları arada bir mutlaka söyleyebiliyor pozisyonda olmam, o fizikte, görünümde kalabiliyor olmam lazım.
Zaten iyiye gidiyorsun, sürekli zayıflıyorsun falan…
Tabii, Benjamin Button diyorlar bana bilmiyor musun?
Hitap ettiğin kitle genç. Senin yaşın arttıkça bu seni rahatsız ediyor mu?
Benim yaşım arttıkça benimle birlikte büyüyen, yaşıtlarım beni dinlemeye devam ediyor. Derken alttan gençler geliyor. Bunu ben içimdeki çocuk ruha bağlıyorum. Ben de şarkılarımda daha büyük laflar edip, boşanmalardan, aşmalardan vesaireden bahsedebilirim ama benim içim hâlâ kıpır kıpır; hep yenilikçi kalmaya uğraşıyorum, yeni sound’lar yaratmaya, oyuncaklı sesler bulmaya çalışıyorum, şarkıları çocuklar da sevsin, gençler de sahiplensin diye. Enerjik ve potansiyel olan yerde olmayı seviyorum. Baygınlık, geçkinlik, ağırlık pek benim müziğimin harıcı değil. Daha fazla olgun insanlar tarafından ciddiye alınıp takdir edileceğim zamanlar da gelecektir ki, zaten çok aç değilim bu duruma. Şarkılar aslında gittikçe olgunlaşıyor ama olgunlaşma hızı, benim kendi büyüme hızımdan daha yavaş, onu söyleyebilirim.

Çok uzun zamandır aynı ‘çekirdek’ ekiple çalışıyorsun. Tarık Sezer, Aydın Karabulut, Ozan… Onlardan sıkıldın da mı Amerika’dan dönmüyorsun?
Lise bittikten sonra New Hampshire’da iletişim eğitimi aldım iki buçuk sene. Ayağımı oraya atınca oradaki yalnızlık, rahatlık, Türkiye özlemi, sadelik biraz beni oralara alıştırdı. Daha sonra oradan Los Angeles’a transfer olup müzik eğitimi aldım. Hatta oradan da Bilgi Üniversitesi’ne geçtim, fakat geçerken o evdeki düzenimi bir gün dönecekmişim gibi hiç bozmadım. Nitekim öyle oldu, oraya döndüm. Ev, ev arkadaşlarım, tabağım çanağım döndüğümde de aynen oradaydılar. Orada kendime küçük bir hayat, bir şirket kurdum. Kayıtlarımı Los Angeles’ta yapmaya başladım, bestelerimi orada yapabildim. Ailemi, annemi, ülkemi özledim daha çok yazdım. İstanbul’a, Türkiye’ye dışarıdan bakmak daha kolay geldi. Ne yapmam lazım diye düşünmemi sağladı. Ve o kaçış gibi görünen şey, yaşam biçimim haline geldi. İstanbul’u çok seviyorum, uzak kalamıyorum, denizi görmeden yapamıyorum. O yüzden asla kopamıyorum, eğer yirmi günde bir, ayda bir gelmezsem, orada oturup rakı içip ağlamaya başlıyorum. Los Angeles benim için nefes alma bölgesi anlayacağın. Çünkü buraya geldiğim zaman çok çalışıyorum, çok yoruluyorum, telefonum susmuyor; sürekli konserler, çekimler oluyor. Asla tatil yapamıyorum, kafamı boşaltamıyorum, rahatlayamıyorum. O yüzden bir ayağım orada olsun istiyorum. En yüksek bütçeli şovları, konserleri orada izleyebiliyorsunuz. U2’dan Madonna’ya aklına kim geliyorsa, hepsi operasyonuna oradan başlıyor. Oradaki stratejileri görmek, reklam olaylarını, teknolojileri anlamak, finansman şekillerini, medyadaki değişiklikleri takip etmek istiyorum. Bir de Türkiye’nın geleceği noktaları görebiliyorsunuz, çünkü bizdeki tüm formatlar Amerika’dan buraya taşınıyor. Markalar, restoranlar, konseptler, moda... Bütün bunlar birleşince de benim istediğim Türkiye’den çıkmış dünyalı sanatçı portresini çizebileceğimi hissedebiliyorum. Bütün dünyaya hitap edecek bir proje yapmak, belki İngilizce albüm yapmak eğer benim için geç değilse, bu şekilde olabilecek gibi düşünüyorum.
Cep telefonundaki en ünlü kişi kim?
Cameron Diaz!
35 yaşındasın, Türkiye’nin en ünlü pop starlarından birisin. Hakikaten öyle naif duygular hissedebiliyor musun ki o kadar naif, romantik şarkılar yapıyorsun?
Ben öyle yaşıyorum hakikaten. Aşksız olmuyor benim için. Naifliğimi, içimin temizliğini korumaya çalışıyorum. En gelip-geçici ilişkilerimi bile kimseyi üzmeden, yıpratmadan yaşamaya çalışıyorum. Saygı çok önemli. O çizgimi, şeklimi bozmaktan korkuyorum, hatta onun için bozmaya yeltenen ilişkilerim olduğu zaman da kendime saldırılmış gibi hissediyorum ve kaçıyorum. Değişen dünya içerisinde söylemler de, konuşmalar da, sokak ağızı da, şiir yazma şekli de, şarkı sözlerinin sunumu da değişiyor. Bütün bu değişime ayak uydurabilecek yapıda sağlam kalabilmek de zor. Çünkü bir şairseniz ya da söz yazarıysanız belli bir tarzınız oluşuyor, onun dışına çıkmak, yeni gelen edebiyatçıların tarzına yaklaşabilip, kendinizi revize edebiliyor olmak aslında kalıcı olmayı sağlıyor bence. Bu albümde de şarkıların içinde o kadar günlük konuşmalar var ki, ama -bence tabii- öyle bir edebi havaya bürünmüş şekilde makyajlanmışlar ki insana hoş geliyor. ‘Kıskanıyorum’ şarkısında Ufacık şeylerden sana kuruyorum, elimde değil kıskanıyorum. Ufacık şeylerden sana sarıyorum, elimde değil çok seviyorum gibi laflar var. Tek tek baktığınızda asla bir şarkıda kullanılmamış sözler bunlar; ‘sana sarıyorum’, ‘sana kuruyorum’ falan. Ama şarkı içinde duyunca hepimize çok bildik geliyorlar. Bunu da analiz yeteneğine bağlıyorum.

Coşturan, ağlatan, herkesin ezberlediği şarkı sözleri yazıyorsun. Bu yeteneğin günlük hayatına nasıl yansıyor? SMS’lerde nasılsındır örneğin?
Telefon mesajlarım, komiktir ama Türkçe’yi katledercesine kısaltılmıştır.
Benim de antipati derecesinde düzgün, tane tane yazılmış…
Ama en güvendiğim silahımdır mesajlar. Kavga edeyim, kendimi affettirmeye çalışayım, barışmak ya da küsmek isteyim; her türlü şeyi mesajla halledebilir durumdayım. Bu konuda baya kabileyetliyim, ciddi ciddi yardım alan birkaç arkadaşım var. Tehlikeye girmiş ilişkiler itina ile kurtarılır… Bazıları der ya, mesajla kendimi anlatamıyorum diye, anlatamayacağım bir duygum yok mesajla. Kısa zamanda çok iş yapmak gibi bir şey. Benim için bir anlamda da ölçü oluyor, karşımdakinin beni algılama hızını ve şeklini anlıyorum. Konuşurken sesin, bakışların bir sürü ipucu veriyor. Yazarken riskli. Yazarken bile beni ben gibi algılayabiliyorsa, tamamdır…Mesajlarımdan beste bile çıkar.
Demin stüdyodaki oyuncak robotu karıştırdın, web siten de çok oyuncaklı, arabalara meraklısın. Nedir bu oyuncak merakı, bu ara neyle oynuyorsun?
Doğru çok oyuncakçıyım. Son zamanlarda Play Station’a çok yüklendim. İki tane yarış arabam var, klasik arabalarım var. Havuzda uzaktan kumandalı tekne... Teknolojinin bizi gerçek oyuncaklardan koparmasına içerliyorum. Tren rayı kurmak, pistte go-kart yapmak gibi şeyleri daha canlı, daha gerçek buluyorum. Çevremdekilere oyuncak ya da oyuncaklı şeyler hediye ediyorum. Oyun yaratmayı da seviyorum. Eskiden ben oyun oynarken bütün aile film seyreder gibi beni seyrederdi. Mekanik adamlar vardır ya, ben senaryo yazardım; bir yere kuzey kalesi kurardım, bir yere batı kalesi, bütün kasabayı savaştırırdım, birini kıza aşık eder, at arabasıyla kaçırtırdım falan. Benden bugün de eksilmedi, hâlâ böyle senaryolar yazıyorum işte. Bu yüzden çocuk istiyorum ama…
Yok bunu sormayacağım, ben bildim bileli pop starlar çocuk istiyor ama…
Çok istiyorum hakikaten ama evlenmeden olmaz. Orada da bir tıkanıklık var. Kendimi bir şeye bağımlı hissederken kötü hissediyorum, hiçbir şeye bağlı kalamıyorum. Her zaman yaratıcılığımın zinde tutulması gerektiğini düşünerek yeni aşklara yelken açmak, yeni bir şeylere girmek, yeni bir spora başlamak, yeni bir araba almak beni heyecanlandırıyor. Bazı şeyler rutine girince de tabii canlı tutulabilir, bir gün o da olacak ama bir türlü ona hazır hale gelemedim. Dünyanın en iyi babası olacağıma inanıyorum. Kız kardeşime abilikten öte babalık da yapmaya gayret ettim. O anlamda çok sorumluydum, baksana zaten yıllardır ailemle birlikte işler yapıyoruz. Şimdi yeni doğan yeğenim Arya eklendi olaya. Ozan’ın çocuğu. İçimize kıpır kıpırlık verdi, bu tip şeyler inanılmaz etkiliyor.
Zor senin için bu işler…
Çevremdeki herkes boşanıyor, herkes danışmana gidiyor. Herkesin başka sevgilisi var. Böyle olacağıma düzgün, gerçek bir şey yaşayayım istiyorum, yalandan nefret ediyorum. Tüm gel gitlerimi, her şeyimi anlatabileceğim, dostum, arkadaşım, kadınım olan birinden çocuk yapmak istiyorum ama zamanını kestiremiyorum.
‘101 Yıldız’ sayısının kapağısın. Sen İstanbul’da kime, neye, nereye yıldız dağıtırdın?
En çok alışveriş olayını beğeniyorum İstanbul’da. Birçok ülkeyle karşılaştırınca da daha iyi buluyorum. Kanyon, İstinye Park, Akaretler, Akmerkez, Nişantaşı’nın durumu… Sinemalarımızın dekorasyonu, lüksü, teknik donanımı bazı ülkeler için hayal şu an. Boğaz’ın çok daha iyi değerlendirilebileceğini düşünüyorum; turistik geziler için, yüzen restoranlar için… Maslak’ın o hızlı gelişimi beni şaşırtıyor.
Kendi alanında peki? Müzisyenler vesaire?
Dün birini seyrettim MTV’de Sinem Saniye, İngilizce söylüyor, uzun zamandır en etkilendiğim isim. Yasemin Mori çok başarılı. Mor ve Ötesi, Duman çok iyi. Bora Uzer çok eğlenceli. Sıla güzel söz yazıyor. Rock müzik kadar özgür değildir pop. Rock müzik zaten bir başkaldırı barındırıyor içinde, sözlerine gelecek olumsuz eleştrileri, katılımı, ezberlenmeyi falan zaten umursamıyor. Onun için pop müzik sözü yazmak her zaman daha zor. Sıla bunu başarabiliyor, altı dolu işler yapıyor. Yüksek Sadakat, Pinhani, Yalın ve Yavuz Güney iyi. Pop dünyası biraz kısır ve yavaş kaldı, satışlar, reyting savaşı devam ediyor ama etkileyici derecede akılda kalan, gidip CD’sini almak isteyeceğim biri çok yok.
Pop müzik yapmanın zorluklarını biraz daha açabilir misin?
Pop müzik yapmak çok zor, çünkü popüler kalmak çok zor. Kalıcı olmak için gerekli donanıma sahip olmak zor. Gerekli kuralları uygulayabilmek zor. Bu kadar iddialı olmak, gündemde kalmaya çalışmak, en üste oynamak; o savaşın içine girmeye cesaret edebilmek de zor. Bir anlamda ‘bak ben hayatı, dünyayı çok yakından takip edebiliyorum’un itirafı. Bunu başarabiliyorsan tabii. Başaramıyorsan, işlerin tutmuyorsa, zaten popülerlikten uzaklaşmaya başlamışsın demektir.
Kenan Doğulu olmanın, şöhret olmanın en güzel tarafı ne?
Şöhretli olmak pek umrumda değil de, eğer sevildiğini, desteklendiğini hissederek tanınıyorsan, kendini dünyanın seçilmiş şanslı insanlarından biri gibi hissediyorsun. Bunun verdiği cesaretle hareket ediyorsun hayatın boyunca. Yalnız olmadığını biliyorsun ama yalnızlıktan çıkan bestelerle insanlarla bir şey paylaşıyorsun. Tanımadığın insanlarla -onların duygularına hitap ettiğin zaman- belli bir iletişim kuruyorsun. Kilometrelerce uzakta bir şehirde olsa da o anda seninle ilgili bir şey yapıyor olması, senin adını anıyor olması kozmosda seni birleştiriveriyor. Bütün bu yalnız kalmışlığın, starlığın en güzel tarafı aslında çok büyük bir kalabalıkla birlikte olmak.
Hayatının şarkısı ne?
Frank Sinatra, ‘My Way’…
Hiç duymamış birine müziğini nasıl anlatırsın?
Hiç duymamış birine müziğimi anlatmakta güçlük çekerim. Tarzım biraz karışık çünkü. iTunes’da satarlarken bile beni hangi janra koyacaklarını bilemiyorlar.
Dışavurumcu derdim ben.
İyiymiş bak…
En güvendiğin yönün?
Kalbim. İyiliğim.
En güvenmediğin yönün?
Mutfağım…
Sizin Fikriniz