Arama
Tüm Time Out Istanbul makalelerini, etkinliklerini, mekanlari, kategori, semt ve tarihe gore arayabilirsiniz.
Cem Akaş'a yeni kitabı '19' vesilesiyle sorular sorduk, yanıtlar aldık.
‘19'da galiba senin romanlarında ilk kez ‘olaylar’ geri çekiliyor, bir karakter, M, öne çıkıyor ve metin onun etrafında şekilleniyor. Bu değişiklik senin için ne ifade ediyor, okur için bir şey ifade etmeli mi?
Ben de bugüne dek ‘olay örgüsü’ denen şeye özel bir önem vermiş olduğumu düşünüyorum, bunun dalağını da ‘Olgunluk Çağı Üçlemesi’nde yardım galiba. Sonra “Yeter artık” dedim, “Başka türlü şeyleri başka türlü bir biçimde yazmam lazım”. Demekle olmuyor tabii – aradan sekiz yıl geçti ‘19’u yazabilmek için; burada da sonuçta olay örgüsü hiç yok değil, bir Beckett romanı yazmadım, ama vurgu onda değil. M’nin peşine takıldım diyeyim; ‘ne biçim bir insansın ulan sen?’ sorusuyla bitiyor ya kitap, roman boyunca ben de onu anlamaya çalıştım. Benim için farklı bir yazma deneyimi oldu.
‘19’ fikrinin uç vermesi nasıl oldu? Diğer romanlarından farklı bir zihinsel hazırlık süreci mi işledi? Sonrasında ‘kendini yazdıran’ bir metne dönüştü mü?
Uzun zamandır aklımda olan bir fikirdi bu - dünyanın en iyi kitabını yazmak istemek nasıl bir şeydir? Herhalde yazarların ezici çoğunluğu, bunu ister, ama yazdıkları kitabın sonuçta ‘en iyi kitap’ olmasını ister, yani ‘en iyi kitap’ nasıl olur diye düşünüp yazmaya oturmaz. Buna oturan yazarı tuhaflıklarla dolu bir süreç beklese gerektir- bir yandan sürekli bir başarısızlık korkusu içinde kıvranır, kendisini ve yazdıklarını öldüresiye sorgular, bir yandansa kendisini ilham perisinin kucağında bulduğunu düşündüğü anlar olur, hatta ileri gidip vahiy geldiğini bile düşünebilir. Peki ya ‘en iyi kitap’ı yazamayacağını görürse, ama yine de bu hırsından vazgeçemezse ne olur? Diğer romanlarımdan farklı olarak, yalnızca çok kaba bir ‘yol haritası’ vardı önümde, kitabın çatısı yolda çatıldı sayılır. Yazmaya başladım; M kendini kurcaladıkça ben de onu ve durumunu kurcaladım.
Kitabın kahramanı M üzerinden, biraz ‘yazarın yazma serüveni’ üzerine de düşünüyorsun sanki. Bunun 40 yaş durumuyla, dolayısıyla bu yaş dönemecinde kendi yazma uğraşınla ilişkisi ne kadar?
Oldukça sınırlı. ‘19’da ‘bir’ yazma serüveni var, bu da benim serüvenim değil. Öte yandan M de kendi romanını 40 yaşındayken yazmaya başlıyor. Atilla Özkırımlı bizim lisede bir konfe-ransa gelmişti vaktiyle, “40 yaşından önce roman yazılmaz,” demişti, hiç unutmadım. Çatır çatır yazılır tabii, ama yine de insanın algısında, yaşama ve yazma biçiminde bu yaş dolaylarında bir kırılma oluyor galiba.
Mesela sen ‘19'da, ‘gerçekten daha edebi, edebiyat'tan daha gerçek’ bir metin yazmaya giriştin mi? Ya da yazımını geride bıraktığın romanları da dahil ederek sorayım: Gerçek ve edebiyat arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsun, bir değişiklik var mı, kendi yazar geçmişine göre?
Bence her roman, “gerçek’le ‘edebiyat’ arasında nasıl bir ilişki vardır?”sorusunun bir yanıtıdır. Bu yanıtın bir kısmı okuyucuya gösterilir, bir kısmınıysa yalnızca yazar bilir. Yazıda gerçek olanla hayatta gerçek olan arasında da çoğu zaman bir uyuşmazlık oluyor; gerçeğin nasıl kurgulanacağı, zaten en temel mesele. Ben her zaman gerçeğe göz ucuyla bakılması gerektiğine inandım. Gözünü dikip sana her şeyi dosdoğru anlatmasını isteyerek değil, etrafa bakınarak, ona bakmıyormuş gibi yaparak, kendisine değil etkilerine, gölgesine, izlerine bakarak. Bunu yapmanın da birden çok yolu var tabii. Benimkisi de bu yolları denemek.
Bu vesileyle araya şunu sıkıştırayım: Son yaptığın röportajlardan birinde, "Kitap yazmam gerektiğinde, kitap yazıyorum" demişsin. Bu gereklilik durumu nasıl bir şey?
‘Yazmasaydım çıldıracaktım’ yazarlarından biri olmadım hiç. Yalnızca bir kez kafayı sıyırma noktasına geldim ve yazarak, yazacağım şeyi düşünerek dengemi koruyabileceğime inandım, o da askerlik yaparkendi, acemilik döneminde; ‘Balığın Esir Düştüğü Yer’i böyle, tam anlamıyla ‘iki arada bir derede’ yazdım. Öte yandan günün belli bir kısmını yazmaya ayırabileceğim rahat bir düzenim yok, yani sürekli olarak punduna getirmeye çalışıyorum. ‘19’u yazarken New York’taydım, sabah beş buçuk - altıda, Can’ın uyanmasıyla uyanıyordum, o sırada bir yaşını yeni doldurmuştu, sekize dokuza kadar onu oyalıyordum, sonra Esra uyanıyordu, birlikte kahvaltı ediyorduk, ardından Esra’yla Can sokağa çıkıyordu, ben bir saat kadar kestirip masaya oturuyordum, onlar dönene kadar aşağı yukarı iki saat çalışıyordum. Bu eziyeti, gerekmiyorsa çekmezsin.
‘19'a döneyim. Önceki kitaplarından farklı olan bir şey daha var sanki: Çok daha ekonomik bir dil kullanımı var bu kez.
Uzun yazmak beni yoruyor. Bazı metinler dağınıklık istiyor yine de; onları da öyle yazmak lazım. ‘Tutunamayanlar’ın bir editör elinde derlenip toparlandığını düşünsene. Bence bu tür metinleri çok az yaza-bildim ben. ‘Uyandığında Kadın Hâlâ Yanındaydı’ öbür uçtan bir örnek – bir cümleyle bir öykü anlatma iddiası. Yani yeni bir şey değil aslında. Ama evet, ‘Urbino’daki ‘Tanıklar’ bölümünden de epey farklı.
Başkasının yerine yazmak, yayımlama süreci, yayım sonrası PR işleri... Kitapta böylesi yayın ağırlıklı temaların cirit atması, senin gitgide ‘highly professional’ bir yayıncılık kariyerinin olmasıyla mı vuku buldu?
Yayıncılık konusuna çok kafa yoruyorum, doğru. Yazarlıkla ilgili roman epeyce var, ama yayıncılıkla ilgili pek yok nedense; olanların yazarları da sanki hiç yayıncı ya da yayınevi görmemiş gibi. M’nin yalnızca yazmakla değil, okuyucusuna ulaşmakla da çok ilgileniyor olması, yayıncılıkla ilgili meselelerin romana girmesine yol açtı sanırım.
19
Cem Akaş
Everest Yayınları
8 TL
Sizin Fikriniz
erkzey
10 Eylül 2009
14:20
nacizane benimde bir denemem devam ediyor yorumunu öğrenmek isterim pirireishayaletgemi.blogspot.com