Arama
Tüm Time Out Istanbul makalelerini, etkinliklerini, mekanlari, kategori, semt ve tarihe gore arayabilirsiniz.
Paul Auster'ın 'Şans Müziği' romanında geçen 'Gerçeği öğrenmeden önce sabretmek gerekiyordu' sözü, yazarın yeni romanı 'Görünmeyen'e nasıl yaklaşmanız gerektiğine dair ipuçlarını veriyor. Kurguda yine rastlantılar, başrolde yine sıradan bir adam var.
Bazı yazarların isimleriyle söze başlayıp, “okuyorum” diyerek lafın sonunu getirmek, insanda içinde bulunduğu durumu tam da ifade edemediği düşüncesiyle tatminsizlik yaratır. Gerçek hayat dışında bir dünyada da yaş aldığınızı hissettiğiniz, kimi zaman hafızanızdan ve farkındalığınızdan şüphe ettiğiniz, iki parmak hareketi ile bir sayfa geri dönüp tekrar okumanın muhakemesini ettiğiniz anlardan, protagonist olduğunuz, olayları bire bir yaşadığınız anlardan bahsediyoruz ki bu toparlama bile anlatmaya çalıştığımız anların hepsini kapsamıyor. Bu yaşanmışlığa geçiştirircesine ‘okumak’ demek size de biraz yavan gelmiyor mu? Cevabınız evet ise postmodern edebiyatla tanışmışsınız demektir çünkü genellikle bu gibi anlar ile tanışıklık postmodern yazarlarla ilk buluşma ile eşzamanlı gerçekleşiyor. Paul Auster da bu gibi anları kurgulayanlardan biri. İşte biz de bu yüzden adına Auster’lamak diyerek söze başlıyoruz.
Külliyatı ile birçoklarını kendine hayran bırakan, ülkesinde sevilmese de dünyayı kalemiyle sarsan yazarın son romanı ‘Görünmeyen’ raflarda yerini aldı. Türkiye’de de sıkı takipçileri çok olan Auster’ın bu son romanının satışa sunulacağı gün aylar öncesinden açıklandı, birçok kişi kitabı çoktan edindi. Bizim ise derdimiz daha hiç Auster’lamamış olanlara ve Auster’lamayı bir süre önce ‘fabrikasyon romanlar çıkarıyor, eski tadı kalmadı’ diye söylenip bırakanlara ulaşmak. ‘Görünmeyen’, dünya eleştirmenlerince yılın en iyi kitapları arasında değerlendiriliyor, aynı zamanda Paul Auster’ın en önemli romanı olarak da tanımlanıyor. Bir başlangıç yapmanın, ya da geri dönmenin tam sırası!
Tesadüfler üzerine iskeletini inşa eden kurgu, birbiri içinde tanımlanan, iç içe geçtikçe bir diğerini anlaşılır kılan bölümler, karmaşık olsa da bir o kadar yalın ve basit anlatım Auster’lamanın kaçınılmazlarından. ‘Görünmeyen’de bu kaçınılmaz durum yeni içerik, yeni karakterler ve yeni durumlarla yeniden tanımlanıyor, sözde özneler yeni isimlerle eşleşiyor. Okur kafasında beliren soru işaretlerini yeni soruların sonuna ekleniyor.
Roman, 1967’de bir partide başlıyor. Protagonist, Paul Auster’ın diğer romanlarında da karşımıza çıkan sıradan adamlarının sonuncusu, şair olmak isteyen, kendince şiirler yazan bir üniversiteli, Adam Walker. Adam, hiç hatırlamadığı bir sebepten kendini bu partide buluyor ve partiye dair de çok şey hatırlamıyor. Partinin tarihini unutamamasının sebebi kitabın ilk cümlesini oluşturuyor: “Onun elini ilk kez 1967 baharında sıktım.” Bu cümle daha kitabın ilk satırında bir soruyu da akıllara getiriyor. Kimin eli? O, Rudolf Born, siyasal bilimler profesörü. Daha Rudolf’u çözememişken Margot çıkıyor karşımıza. Rudol Born’un kız arkadaşı olduğunu ve sıkça kafasını bir yöne çevirip boşluğa bakan biri olduğunu öğreniyoruz çok geçmeden ama bu sıradanlık bu sayfalardan sayıca çok da uzaklaşamıyor. Margot’ya ilerleyen sayfalarda, Adam ve Rudolf ile şiddet içeren bir aşk üçgeninde rastlıyoruz. Sonra bir anda işler değişiyor, aşk üçgeni dörtgene dönüşüyor. Belki inanmayacaksınız ama bu iş beşgene kadar varıyor.
New York’ta bir ev partisinde başlayan hikâye, Paris’e, oradan da Karayip Adaları’na taşınıyor. İlk bölümde anlatıcı Adam Walker’ken, sonraki bölümde Jim Freeman diye biri çıkageliyor, mektupları ve günlüğü ile bu görevi üstleniyor. Sonra anlatıcı bir kez daha değişiyor. Adalet arayışı ile şiirsellik karşı karşıya geliyor, enseste kadar cinselliğin en abartılı halleri hikâyeyi yeni karakterlere ve dengesizliklere gebe bırakıyor. İlişkiler kadar, kurgusu da karışık olunca satırların çekim gücü artıyor, insan kendini kitabın içine yuvarlanmış gibi hissediyor. ‘Görünmeyen’in etkisinden çıkmak, Auster’ın diğer romanlarında olduğu kadar güç.
Romandan akıllarda kalan insan portreleri ve durumlar siz farkına varmadan bilinçaltınızda depolanıyor ve sokaklarda sayıklamalara sebep oluyor. İnsanlarda görünen üzerinden görünmeyeni sorgulatır hale getiriyor. Her göz göze geldiğiniz insanın hikâyesini merak eder hale geliyorsunuz. Bir köşede sigara içerken birilerinin size doğru yaklaştığını hissedince tedirgin oluyorsunuz. Auster’lamak öyle acayip bir şey ki, eylemi gerçekleştirdiğiniz sırada karmaşa ve dengesizlik hissi insanın içini kemiriyor, son sayfaya gelebilmek için ise ölesiye bir istek uyandırıyor. Bir yandan da du rahatsız gelgitlerden haz duyar hale getiriyor, sonu ertelemek istiyorsunuz. Bu eylemi alışkanlığa dönüştüren, ipin ucunu kaçıran nokta işte tam da burası. İtiraf edin, bu deneyimin nasıl bir şey olduğunu hâlâ merak etmiyor musunuz? Peki ya siz Auster’ı bırakanlar, içinizde tanıdık bir kıpırtı hissetmiyor musunuz?
Paul Auster
‘Görünmeyen’
Can Yayınları, Ocak 2010
İngilizce aslından çeviren: Seçkin Selvi
Sizin Fikriniz