TimeOut İstanbul | Film | Konular | Theron Patterson'ın 'Bahtı Kara'sı

Yeme&İçme Bar&Club Blog Alışveriş Çocuk Dans Film Gay&Lezbiyen Kitap Klasik Müzik
Müzeler Müzik Sanat Seyahat Spor&Sağlık Şehirde Ne Var Tiyatro İstanbul Otelleri Sex Talk

box office uk

Grown Ups

Scott Pilgrim vs. the World

Oyuncak Hikâyesi 3

Cehennem Melekleri

Ajan Salt

box office usd

Takers

The Last Exorcism

Cehennem Melekleri

Eat Pray Love

The Other Guys

Konular rss

Theron Patterson'ın 'Bahtı Kara'sı

Seda Pekçelen

Mayıs 2010

İstanbul'da yaşayan Amerikalı yönetmen Theron Patterson, ilk uzun metrajlı filmini doğaçlama olarak çekti

DEVAMI

Kendisinin arkasında yeni olmasına rağmen işlerini hayranlıkla takip ettiğimiz ve geleceğinden ziyadesiyle umutlu olduğumuz Bulut Film olunca; İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen ‘Bahtı Kara’ ayın en merak ettiğimiz filmi oluverdi.

‘Bahtı Kara’yı oyunculara senaryo vermeden, doğaçlama bir şekilde çekmişsiniz. Oyuncuları böyle bir çekime hazırlamak için nasıl bir ön çalışma yaptınız?
Öncelikle ve en önemlisi doğru oyuncuları seçtik. Bence filmin yüzde 80’inde  performans çok önemliydi. Ardından bir ay boyunca prova yaptık. Karakterlerin geçmişlerini oyuncularla beraber inşa ettik ve senaryoda olmayan pek çok sahneyi doğaçladık. Burada amaç karakterler arasındaki ilişkileri ve onların hareketlerini belirlemekti. Sonra senaryodaki bazı sahnelerin de provasını aldık. Ama bazı önemli dönüm noktaları içeren sahneleri prova etmedik, onları çekim zamanına bıraktık. Amacımız senaryodaki sahnelere olabildiğince yaklaşmak ama çekimler için yeteri miktarda olasılık ve heyecan bırakmaktı.

Bu tarz doğaçlama çalışmanın ne gibi zorlukları vardı yönetmen açısından?
Tecrübelerime göre oyuncular doğaçlama çalışınca karakterler gibi değil, kendileri gibi davranıyorlar. Ayrıca yarışmayı kazanmak kafasına giriyorlar, yani diğer oyunculardan daha eğlenceli olmak için uğraşıyorlar. Bu yüzden sahneler çok uzun oluyor, hiçbir dönüm noktası içermiyor ve kendilerini tekrar ediyorlar. Sorun şu ki, doğaçlama yaptığınız zaman (özellikle aklınızda bir karakter yoksa) bir anda tüm anksiyetelerinizden, korkularınızdan, sosyal baskılardan (bu terapistlerin tedavi sürecinde doğaçlama olan ‘role playing’ yöntemini kullanmalarının nedeni olabilir) kurtuluyorsunuz. Bunun sonucu olarak da gerçek hayattakine kıyasla daha cesur oluyorsunuz. “Hayır” diyebiliyorsunuz, kötü olabiliyorsunuz, bir şeyleri sallamayabiliyorsunuz. Tim Roth’un bu tarz doğaçlamaları “S.ktr git”, “Hayır, sen s.ktir git”, “Sen s.ktir’” diyerek tanımladığını okumuştum. Problem şu ki aslında tüm bu korkular, anksiyeteler, sosyal baskılar o sahneyi ilginç kılan, o sahneye tansiyon katan ve senaryonun genel yapısının anlamını yansıtan yegâne şeyler aslında. Yani işin hilesi şu aslında, spontanlığa ve özgürlüğe sahip olacaksınız ama gerçek hayattan kopmayacaksınız. Tüm o sosyal baskıları, korkuları ve anksiyeteleri geri çağıracaksınız, sahnelerin kendini tekrar etmesine izin vermeyeceksiniz. Ve sahnelerin senaryonun talep ettiği dramatik dönüm noktalarına doğru gitmesi için uğraşacaksınız.

‘Bahtı Kara’nın çıkış noktası neydi? Yaşadığınız bir olay mı, izlediğiniz bir film mi tetikledi filmle ilgili ana fikrin ilk aklınıza düşüşünü? Yoksa yıllardır üzerinde çalıştığınız, düşündüğünüz ve yapmak için doğru zamanı beklediğiniz bir film miydi?
Yıllarca bu senaryo üzerinde çalıştım, aklımda olan fikirler arasında ilginç bir şeyler yakalamaya çalıştım. Bir gün ana karakterlerden birinin bulunduğu duygusal durumla ilgili bir deneyim yaşadım. O deneyimin aynısını hayatımda yaşamadım aslında ama onu o kadar yoğun bir şekilde hayal ettim ki, sonunda onu yaşamış gibi hissettim. O andan itibaren de filmin ne hakkında olduğunu ve filmi nasıl yapılandıracağımı biliyordum. Ama tabii ki filmdeki pek çok şey benim yaşadığım, fark ettiğim, deneyimlediğim, hayat hakkında görüp gözlemlediğim şeyler. Sonrasında çok şanslıydım ki, beni yapmak istediklerim konusunda özgür bırakan yapımcılar buldum. Yani yapmak istediklerime izin veriyorlardı, hiçbir müdahelede bulunmuyorlardı. Senaryoda değişiklikler yapmamı, oyuncu kadrosunu değiştirmemi veya kadroya meşhur oyuncular katmamı istemediler. Filmi bitirmem için izin verdiler bana. Demek istediğim filmi yapmak için en uygun, en doğru koşullara sahiptim. Beklememe değdi.

Bulut Film son zamanlarda Türkiye’de çok kaliteli işler çıkaran, oldukça yeni bir oluşum. Bu ekiple yollarınız nasıl kesişti?
Yıllar önce Yamaç Bey’le Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde tanıştım ve bir kısa filmimle onların düzenlediği Hisar Kısa Film Seçkisi’ne başvurdum. Kısa filmimi izledikten sonra başka proje fikirlerim olup olmadığını sordular ve böylece 15 yıllık film yapma maceramda beni destekleyen ilk yapım şirketi oldu Bulut Film. Şirketin ilk uzun metrajı olan ‘Tatil Kitabı’nda ses tasarımcısı olarak çalıştım. Türkiye Bulut Film’e sahip olduğu için çok şanslı. Ben de öyle.

Anadiliniz Türkçe değil. Aslen nerelisiniz ve Türkiye’ye yolunuz nasıl düştü?
Amerikalıyım. İstanbul’a ilk kez 1999’da turist olarak geldim ve burada yaşamak istediğime karar verdim. İki yıl sonra İstanbul’da bir iş bulunca da buraya taşındım. O zamandan beri buradayım.

Bahçeşehir Üniversitesi’nde sinema dersleri veriyorsunuz bildiğimiz kadarıyla. ‘Bahtı Kara’yı çektiğiniz dönemde bu iki işi beraber götürmek konusunda zorluk yaşadınız mı?
Hayır, yaşamadım gerçekten. Mesleğim benim diğer işimi yapabilmeme izin verecek kadar esnek bir meslek. Ama ayrıca öğrendiğim bir şey var ki, o da öğretmenlik işimi film yapma işimden ayrı tutmam gerektiği.

Öğrencileriniz arasında filmi izleyenlerden ne gibi yorumlar aldınız?
Şu anki öğrencilerimden hiçbiri izlemedi filmi.

Hep sinemayla ilgilenmek ve yönetmen mi olmak istediniz? Ne zaman ve ne şekilde sinemayla ciddi anlamda ilgilenmeye başladınız?
Büyüme çağımda hep sinema ve müzikle ilgilenme hayalleri kuruyordum. Ama ciddi anlamda film yapmaya karar vermem müzik hayallerimi bir kenara itmemle oldu. Üniversitedeki ilk bölümüm klasik gitar olacaktı. Ama okula başlamadan bir ay önce müziği çok sevmeme rağmen mutlu bir müzisyen olamayacağımı anladım ve müzik yerine film okumaya karar verdim. Bu 1992 yılındaydı. O gün bugündür de film yapıyorum.

Türkiye’de çalışmak istediğiniz oyuncular hangileri? Kimleri beğeniyorsunuz?
Sizi hayal kırıklığına uğratacağım ve hiçbir isim vermeyeceğim, üzgünüm. Ama oyuncuları seçmekle ilgili birkaç şey söylemek isterim izin verirseniz. Ben şöhret denen kavrama inanmıyorum. Ben çektiğim şey için en uygun olan herhangi bir oyuncuyla çalışmak isterim. Benim bir oyuncuda baktığım ilk unsur kırılganlıktır. Kötü gözükmeye, aptal gibi görünmeye, çok şişman veya çirkin çıkmaya aldırmamaları; iyi bir performans göstermek konusunda takıntı yapmamaları önemli benim için. Bence Türkiye’deki kadın rolleri için seçilen isimler korkunç, daha ‘aydınlanmış’ diyebileceğimiz arthouse filmlerde bile bu böyle. Yani çok klişeleşmiş, çok dar bir çeşitliliğe sahip fiziksel kadın tipleri mevcut. Örneğin manken fiziğine sahip bir başrol, ahmak görünümlü komik yardımcı bir rol, şişman anne ve bastırılmış kızkardeş. Veya model görünümlü kadınlara köyde yaşayan fakir kız rolü vermek… Bu gibi şeylerden bahsediyorum. Bunun oyuncuların suçu olduğunu düşünmüyorum, tamamıyla yönetmenlerin suçu. Çünkü filmlerdeki karakterlerin bu denli klişe olması fikri onlardan çıkıyor. Filmler daha çok bireysel kişiler üzerine yoğunlaşmalı, klişelerden ve prototiplerden uzak durmalılar. Evet, aktörlerin onları izlediğimiz zaman çekici olmalarını istiyoruz ama bu aptalca güzellik ve karizma standartlarına uymamız gerektiği mânâsına gelmiyor. Olayın aslında fiziksel güzellikle hiçbir ilgisi yok. 

Sizce iyi bir sinema eleştirisi nasıl olmalı?
Bence iyi bir film eleştirisi, film teorisinden farklı olarak film yapımcılarının daha iyi filmler yapmasına yardım etmelidir. Amaçları filmleri göklere çıkararak veya yerden yere vurarak film izleyicisini eğlendirmek olmamalı. Bence saygı ve iyi niyetle yazılmalıdır film eleştirisi. Yani iyi eleştiri, filmin ne olduğu üzerine odaklanmalı; filmin ne hakkında olduğuna değil. Bu da film yapımcılarını doğru şeyler üzerine değil, sadece ‘etkili’ filmler yapmak konusunda cesaretlendirmelidir. Sadece doğru şeyleri savundukları veya sembolize ettikleri için iyi eleştiriler alan kötü filmler biliyorum. Bu gibi filmlerin etkili olmadıklarını ve doğru algılanmadıkları gerçeğini reddediyor bu eleştiriler. Yani bir anlamda kötü filmlerin yapılmasını teşvik etmiş oluyorlar. Tabii ki sadece filmin biçiminin önemli olduğu, içeriğin önemsiz olduğu manasına gelmiyor. Aslında ben bu ikisi arasında bir ayrım görmüyorum. Ama sadece bir filmin ‘ne’ olduğuna bakmak da (yani sadece estetiğine ve sanatına bakmak), bunları yüzeysel standartlara göre değerlendirmek de (profesyonel/amatör gibi, veya belli kuralları takip ediyor/etmiyor gibi) oldukça dar görüşlü bir şey. Bana rock veya caz müziğe “Bu müzik değildir” diyen klasik müzik eleştirmenlerini hatırlatıyor. Biçimle, üslupla ilgili bir tercih sadece bir yol seçimidir, bir sonuç veya son değildir. Yani sadece belli kurallar üzerinden bir filmi değerlendirmek aptalca. İyi bir eleştiri film yapan bizleri sadece yeni bir şeyler yapmaya saplanıp kaldığımızda, samimiyetsiz olduğumuzda, anlamı olmayan sadece biçime odaklı filmler yapmaya tutkuyla bağlandığımızda, kendi seslerimizle konuşmak yerine şuursuzca bazı stilleri kopyaladığımızda bilgilendirmeli, uyarmalı. Yani kendi seslerimizi bulmamıza yardımcı olmalı film eleştirileri, bize etiket yapıştırma derdinde olmamalılar.

Bu aralar üzerinde çalıştığınız başka bir film var mı? Varsa biraz bahseder misiniz?
Var abi var. Üç tane var. Bu aralar yazmaktayım. Bir filmin sadece kendi kendisinin ifade etmesi taraftarı olduğum için, filmlerim hakkında hiçbir şey söylemek istemiyorum; özellikle filmlerimi bitirmeden! Ne zaman çekeceğim ise yazmayı ne zaman bitirdiğime ve desteği ne zaman bulacağıma bağlı.

Sizin Fikriniz

TOİST Yorum Girişi





  • Onay Kodu

geri dön:
Film > Konular

Sizin Fikriniz

Bu sayfayı:

Bu yazıyı faydalı buldunuz mu?

Başkalarıyla paylaş :