Sanat

İstanbul'un Yaşam Rehberi

Bienal için son günler


Kasım, 2011
Yazar(lar): Merve Arkunlar


12. İstanbul Bienali'nin bayram süresince de gezileceği bilgisi, ilk günlerdeki kalabalığın gazabına uğrayanlar ve yolunu hâlâ düşürememişler için son günlerin en iyi haberi olurken Bienal gezinizi verimli geçirin diye teşvik pirimi tadında röportajlarla, hap bilgilerle dolu bir konu hazırladık.

Bienal bu yıl kafaları karıştırdı. Doğamız gereği yapabildiklerimiz, yapabileceklerimiz ile ‘İsimsiz’ kavramı bir araya gelince olağanüstü bir bocalama haline sürüklendik. Bienalin resmi sloganına: “Bakmadan göremezsin, görmeden bilemezsin.” bir noktalı virgül atıp asıl mesajı vererek dalıyoruz bienal meselesine: “Düşünmek bilmekten daha değerli ama görmekten daha az ilgi çekici.” (Goethe)

Özetle, ister doğan gereği bak, ister gör, düşünmeye çaba sarfetmeden, az bir okuma yapmaya gayret etmeden bir halt anlamazsın bu bienalden.  Sıkıntı tam da burada peydahlandı.

Geçtiğimiz bienal bizden biri gibiydi. İzleyici hatta bienale adımını bile atmamış, sadece sokaklardaki posterlerin önünden geçenler için bile memleket meselelerine, bir ekmeğe, yeri geldiğinde umuda, siyasete, medet umduğumuz, vazgeçemediğimiz, sayıkladığımız her kavrama, objeye, varlığa bürünebilen cevaplarla dahil olması, ‘İnsan neyle yaşar?’ sorusuyla bağrımıza basması çok daha kolaydı. Bu yıl ‘İsimsiz’ kavramı ve “boşlukları siz doldurun” yaklaşımıyla biraz daha zorlu bir parkur oldu sanki bizim için. Kabul ediyoruz, ‘İnsan neyle yaşar?’ yılında, sergi alanında ekmek görüp de şaşırmamak kadar kolay bir değil ama genel kanının aksine entel dantel bir beklentisi de yok 12.İstanbul Bienali’nin. Uyandırdığı doğal dürtüler ve refleksler var sadece: Düşünmek, araştırmak, biraz daha vakit geçirmek istemek ve çağrışımlara izin vermek. Beğeni, hayranlık ya da hitap edip etmemesi bir sonraki adım. Sergi alanında köşeli bir karpuz, kitap sayfalarından şeritlerle yapılmış bir kolye, bir oda dolusu asker, bir yatak, karıncaların yaşadığı, bölmeli bir yaşam alanı ya da erkek cinsel organlarının fotoğraflarından oluşan bir seri ve daha nice malzeme ve fikrin buluştuğu üretim ile bir araya gelmek zaten ‘neden?’ sorusunu doğurmalı. Neden ‘İsimsiz’ (Soyutlama), ‘İsimsiz’ (Tarih), ‘İsimsiz’ (Pasaport), ‘İsimsiz’ (Ross) ve ‘İsimsiz’ (Ateşli Silahlarla Ölüm) gibi başlıklar var? Neden Felix Gonzalez-Torres’in ruhu bir İstanbul Bienali’nde? (Ve aslında bizim bile cevap veremediğimiz, verilen cevaplarla da çok tatmin olmadığımız soru: Neden Gonzalez-Torres’in sadece ruhu burada? Neden bir tek işi bile yok?)

 

“Farketmez”, “bana uyar” deyip kaytarmıyoruz, altından girip üstünden çıkıp bazı şeylerin adını koyamıyoruz, derin uykusundan uyanan düşünce ve çağrışımlarla yüzleşiyoruz ve bu durum zaten bizi olması gereken, en doğru yöne sürüklüyor: Okumaya ve araştırmaya. İşte bu yüzden ‘İsimsiz’liğe sizi biraz daha yaklaştıralım istiyoruz çünkü bienal ile düşünmeye ve dahil olmaya vakit ayırdığınızda sanatın evrensel ve güncel tartışmalarına sokulabiliyorsunuz. Aynı zamanda sergi bütünü, başlıklarıyla İstanbul’un birçok sesine, ağzımıza sakız ettiğimiz ‘kozmopolitliğine’, kaosuna, sırf bizde var sandığımız meselelere de çok kallavi cevaplar ve yaklaşımlar sunuyor. Eskileri yadetmeye fırsat veriyor, yitirilen özelliğimiz sorgulama yetimizi körüklüyor. Şimdi İstanbullular için bienal ile zihnen ‘uyarılma’ vakti! Tüm bunları hesaba katıp yolunuzu tekrardan Bienal’e düşürmenizde fayda var. Bu okumaları, röportajları bir başlangıç seviyesinde kabul edin. Gerisini tamamen sizin Bienal pratiğiniz ve etrafında gelişenler belirleyecek.

 

Bunları mutlaka görün

Newell HarRy ‘İsimsiz Hediyelik Paspas’ adlı seri

Seri Bienal’in mesajları ve renkleriyle en çarpıcı köşelerinden birini oluşturuyor. Vanuatu’ya ait bir gelenek olan bu hediyelik paspaslarla orada tanışmış sanatçı. Üzerindeki cümleler çok farklı orijinlerden bir araya geliyor.

Harry, hiphop tarzı kafiyeler, anagram sözcük oyunları, aliterasyon, eşseslilik ve Vanatu’nun dili Bislama’nın şiirsel büyüsünün etkisinde üretiyor bu cümleleri. Bislama’dan bir örnek: Prezervatife ‘bebekleri durduran plastik’ anlamına gelen ‘Plastik blong blokem pikinini’ deniyor.

 

Ardmore Ceramic Art Studio

1985’ten bugüne Güney Afrika’nın bir kırsalı Ardmore’da seramik sanatı üzerine bir çiftlikte başlayan çalışmanın Bienal’e ulaşan muhteşem serisi. Güney Afrika hükümeti ve kültürünün HIV konusunda sessiz kalmasına bir tepki olarak başlayan çalışmalar, hikâyelerle HIV’den korunma hakkında önemli şeylerin konuşmadan da ifade edebileceğini gösteriyor. Favorilerimizden.

Dani Gal ‘Tarihi Plak Arşivi’ (2005 -) Son bir asrın en sıkı nüfuzlu kişilerinin albüm kapaklarının bir araya geldiği bir arşiv. Enteresandır ki tamamen sessiz.

Group material ‘AIDS Zaman Dizini’ (1989) AIDS’in ortaya çıkışı, koşullar ve etrafında gelişen olaylar ve ilişkiler ile salgının kronolojik dökümünü ortaya çıkaran bir çalışma.

Hank willis thomas ‘Ben İnsanım; Varım. Amin’ serisi, 2009

Vatandaşlık hakları için mücadele verilen bir dönemde, (bir mekân ve tarih vermek gerekirse örneğin) Tennessee - Memphis’te 1968 yılında gerçekleşen bir eylemde kullanılan protesto afişleri üzerine bir çalışma.

 

İSİMSİZ
(Tarih)

‘İsimsiz’ (Tarih), aslen Gonzalez-Torres’in sadece ‘İsimsiz’ başlığı taşıyan bir yapıtından alıyor adını. Çerçevelenmiş fotostatlardan oluşan bu iş, dünya tarihinden popüler ya da tarihe adını yazdırmış bir grup ismin, çıkış yaptıkları, anıldıkları olayları gerçekleştirdikleri tarih ile birlikte siyah bir fon üzerine beyaz harflerle yazdığı bir kronoloji yapıtı, daha doğrusu sanatçının kronoloji yapıtlarından biri. Kronoloji yapıtlarından bir diğeri bir kağıt destesi, pano ve kağıttan oluşan bir çalışma. ABD’de eşcinsel hareketin olayları ve kişileri üzerinden oluşturulmuş bir listeyi kapsıyor. AIDS’liler Koalisyonu, Polis Tacizi ile kronolojik çizgisinde devam eden gidişatı bozmak adına 19.yüzyıl edebiyatçılarından überünlü Oscar Wilde’ı da ekliyor Gonzales bu yapıtına. Buradan hareketle sergi bütününün tarihin yazılması, tarihin yazısı ve alternatif tarih okumaları üzerine yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Upuzun bir koridorumsu odayı istila ediyor tarihin uçsuz bucaksız köşelerinde gezinen sanatçılar.

 

Seç Beş

‘İsimsiz’
(Tarih)

1) Julieta Aranda ‘Hesaplarda Bir Hata Oldu’ (Yamyassı Edilmiş Cephane) (2007/2011) Un ufak edilmiş kitapların ‘küllerinin’ sergilendiği bir küp. Tüm kitaplar 20. yüzyıl tarihiyle ilgili. Ara ara bir hava kompresörü sayesinde  zerrelerden oluşan bir bulut ile ‘tarihin tozu üfürülüyor’ bu kübün içinde.

2) Cevdet Erek ‘Cetvel Darbesi (2009) 2007’den beri bir cetvel koleksiyonu yapıyor sanatçı. Cumhuriyetin kuruluşundan 2009’a kadar başımızdan geçen üç askeri müdaheleyi bir cetvel üzerine geçirmiş. El kızartan cetvel darbeleri, cetvelle zaman ve uzamı dile getirmek anahtar kelimeler.

3) Homayoun Askari Sirizi ‘Onlar (kitleler) toplumsal siyasi bir olayın bütün elektriğini soğuruyor ve onu sonsuza dek etkisiz kılıyorlar’ (2008) Devrim kelimesinin Farsça karşılığını görüyoruz. Manidar başlık Jean Baudrillard’ın ‘Sessiz Yığınların Gölgesinde Toplumsalın Sonu’ adlı kitabından birebir bir alıntı.

4) Shuruq Harb ‘Bir İmza Kitabı’ (2009) Gazze şeridi ve Batı Şeria bölgesindeki Filistin vatandaşlarının %13,5’inin adı -orada en yaygın isim olan- olan Muhammed. Filistin’de adı Muhammed olan 250 kişinin imzası var bir kitapta, ama kitap kapalı. Yanında imzalar duvara yansıtılıyor.

5) Milena Bonilla ‘Kapital/Solak Elyazması’ (Lüks Versiyon) (2008) Bonilla, ‘Kapital’in izinsiz bir İspanyolca tercümesini sol eliyle (ki kendisi aslen sağlaktır) yazmış. Altın varak ve bez ciltle kaplamış.

 

Simryn Gill

Çok farklı iki yaklaşımını görüyoruz Bienal’de. Angkor’a ithafen kurguladığın siyah beyaz fotoğraflar ve İnciler’in. Kişiler ve coğrafyalar üzerinden okumalarla, tarihe ve geçmiş merak duyan bir sanatçısın. Nasıl başladı bu yöndeki ilgin?

Sanırım bu cevaplaması oldukça zor bir soru. Belki de hepimiz kendimizden bir şeylerden başlıyoruzdur çalışmaya.

Bu yaklaşımını işle ilişkilendirmek gerekirse Angkor aslında hiç gidip bizzat görmediğin bir yer... Fotoğraflar ise Port Dickson’dan bir yerleşim alanına ait.  Angkor ile nasıl ilişkilendirdin bu evleri ve camları?

Angkor tapınaklarına hiç gitmemiş olsam da çocukluğumdan beri onları resimli kitaplar sayesinde sık sık ziyaret etmiş gibiyim. Bu çalışmamda yer alan fotoğraflar Malezya’da küçük bir kasabada terk edilmiş bir konuta ait, 2007 yılında çekildi. 50’den fazla evdeki pencereler hırsızlar tarafından sökülmüştü. Pencere camlarını duvara yaslı bir şekilde bırakıp, metalik hurda olarak satmak için sadece alüminyum çerçevelerini almışlar. Çin’den ve belki Hindistan’dan da metal için gelen büyük talep yüzünden özellikle o zamanlar hurdanın değeri yüksekti. Pencere camlarını sanki birer sanat eseriymişçesine fotoğraflıyordum. Burayı bulduğumda, keşfettiğimde, küçük galerilerden oluşan terk edilmiş bir kompleks gibi modernist tesisatların olduğu bir arkeolojik SİT alanı bulmuş gibi hissetmiştim. Aynı zamanda evlerin 16.yüzyıla ait sahte bir Tudor stilinde yapılmış olması (tabii Britanya’nın Malezya üzerinde o dönemde çok ciddi etkisi vardı) da ilginçti. Bu iki birbirinden çok farklı yerin -Angkor’un derin kalıntılarının ve memleketimin inşaat yıkıntılarının- aslında nasıl bağlantılı oldukları hakkında ne söylebilirim çok emin değilim. Belki de bu yalnızca benim hayal gücümdür ve esere verdiğim isim yüzünden aralarında bir bağlantı kurmuşumdur.

‘İsimsiz’ (Tarih) bölümünde yer alan ‘İnciler’ adlı yapıtın ise Guy Debord imzalı ‘Gösteri Toplumu’ adlı kitaba referans olmakla kalmıyor, yapıt aynı zamanda kitabın sayfalarından şeritlerden oluşan bir kolye. Bir de aynı kolyenin Jorge Luis Borges’in ‘Hayaller ve Hikayeler’ adlı eseri için bir uyarlaması var. Bu dizi nasıl ortaya çıktı?

Bu diziye 2000’de başladım. İnsanlardan bana kitap vermelerini istiyorum ve kitabı kolyeye dönüştürmüş bir şekilde iade ediyorum. Debord’un yapıtının bu şekilde bir formda yankılanması bence tesadüf olamayacak kadar güzel.

Fikir form ile nasıl buluştu peki? Ortaya çıkan bu form ve kolyelerin duruşları, neye göre şekillendi?

‘İnciler’ uzun süre boyunca zihnimi işgal eden ‘malzeme ve nesneleri kendi doğasından farklı bir sürümle nasıl farklı bir okuma ile sunabilirim?’ sorusundan çıktı. Büyük ihtimalle, bu işin yeni bir şeylere dönüştürme aşamasında kitapları parçalamak gibi değişiklikler gerektiren şiddetiyle de ilgileniyorum. Ayrıca kitapları yırtmak gibi olumsuz bir eylemin ortaya böyle güzel bir sonuç çıkarması de beni etkiliyor. Bu eserler sergilendiği zaman, sahiplerinden ödünç alınıyorlar ve kendimi onların nasıl sergileneceği ile ilgili sorulara pek bulaştırmıyorum.

Bienal’deki sunum küratörler tarafından tasarlandı.

İnciler dizisine bildiğim kadarıyla devam ediyorsun. Yeni parçalar eklenecek mi yakın zamanda diziye?

Şu anda üzerinde çalıştığım dört-beş kitap var. Bugüne kadar 90’dan fazla tamamladım.

 

Bienalde manidar tesadüf: Bir değil İki Debord

Claire Fontaine, Clara Ianni üretimleri Debord ile kesişen iki bienal sanatçısı. ‘İsimsiz’ (Tarih) sergisi kapsamında iki sanatçı tek nokta üzerinden iki farklı ve muhteşem sonuca varıyor. Guy Debord'un 1967 tarihli ünlü ‘Gösteri Toplumu'nu Claire Fontaine, içeriği yerine bir tuğla yerleştirerek kapağıyla birlikte sergiliyor. Simryn Gill ise aynı kitabı ince şeritler halinde kesip boncuklar ile bir kolye formunda birleştiriyor. İkisini de mutlaka görün.

 

İSİMSİZ

(Soyutlama)

İsimsiz (Soyutlama) sergisi, Gonzalez-Torres’in ‘İsimsiz’ (Bloodwork-Steady Decline) adlı eserinden esinleniyor. Yatay ve dikey çizgilerden oluşan, bir ızgara şablon içeren bir kağıt bu aslında. Mondrian, Josef Albes, Max Bill, Agnes Martin gibi 20.yüzyıl üstadların eserlerini çağrıştırıyor kurgusu. Izgara şablon ise modernizmin temelini oluşturan bir simge olarak kabul ediliyor zaten. Sergi bütünü Gonzalez-Torres’in geometrik soyutlama dilini altüst edip, yıkarak, yeni kullanımlarla baştan yaratmasına ithafen kurgulanmış. Politik ve fiziksel temalarla ‘saf soyutlama’ ile yüksek, ‘mirasyedi’ modernist çizgiyi yıkan eserler bu sergide bir araya geliyor.

 

Seç Beş

‘İsimsiz’
(Soyutlama)

 

1) Wilfredo Prieto ‘Siyaseten Doğru’ (2009) Kübalı sanatçı kırmızının anlamına kafa yoruyor, siyasetle doğayı dolgun ve doğal olarak bozulabilen bir karpuzda buluşturuyor. Minimalist göndermesiyle kübü kullanıyor sanatçı.

2) Alexander Gutke ‘Garabet’ (2010) 16-mm'lik film bu bölümü kenarlarıyla sararak, ölçüp biçme, sergi bölümünde yer alan tüm yapıları çerçeveleme görevlerini üstleniyor. Odanın bir köşesine de mezuranın filmini yansıtıyor. Izgaranın farklı kullanımlarından birine örnek.

3) Charlotte Posenenske ‘DW’ (1967) Oluklu mukavvadan oluşan soyut geometrik biçimlerde yapılmış baca görünümlü bir heykel. Heykel her hafta farklı bir görünüm kazanıyor.

4) Mona Hatoum ‘İsimsiz (Düğümlerle Saç Şebekesi 6’ (2003)  Izgara şablonun insan saçından örülmesiyle oluşmuş bir örneği. Kontrol üzerine bir yoklama çekiyor.

5) Joana Hadjithomas ve Khalil Joreige ‘180 Saniyelik Kalıcı Görüntü' (2006) 4500 fotoğraflık dev bir ızgara şablon. Fotoğraf olduğuna inanmak zor. Çoğu büsbütün beyazlaşmış, kimilerinde belirsiz suretler ele veriyor kendini. 1985’te Lübnan İç Savaşı’nda kaçırılan Joreige’nin dayısına ait olan bir filmden.

 

Clara Ianni

12. İstanbul Bienali’nin katılımcı sanatçılarından biri olarak çağrılman nasıl gerçekleşti? Bienal sanatçısı olmak, 12.İstanbul Bienali’nin bir parçası olmak senin için ne ifade ediyor?

Brezilya’da, Museu da Pampulha’da bir misafir sanatçı programına katılmıştım. Adriano (Pedorsa) sanatçılar, eleştirmenler, küratörler arasında katılımcı sanatçıların işlerini tartışmak üzere gelen isimlerden biriydi. İşim hakkında konuşma fırsatı bulduk orada ve sonra beni davet etti. Çok önemli benim için bu bienalin bir katılımcısı olmak. Daha önce bizzat görmediğim birçok farklı işi görmemi sağladı. Ayrıca, bu kapsamda bir uluslararası etkinlikte bu ilk gösterimim.

Bienalin en genç sanatçısısın ve sanırım 2010 yılını fazlasıyla Marx’ı kafana takarak geçirdin. İşe yaramazlaştırılan bir kürek, ortasında kare bir delik. Marx’ın somut emek kavramına bir gönderme var çalışmanda. ‘Soyut Emek’ nasıl ortaya çıktı? Ansızın bir haber izlerken, bir kitap okurken mi?

Hiçbir işin ansızın ya da bir fincan dolusu ilhamla ortaya çıkabileceğine inanmıyorum. İzlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar, hayatımızdaki sosyal ve politik dinamikler etrafında şekillenen günlük hayat tecrübelerimiz gibi eserin ortaya çıkışında da araştırma, ardından farklı katmanlarda çökelme ve kişisel geçmişimiz etkili. Bu bağlamda, bu eseri hayatımdaki birçok gerilim düğümünün buluştuğu nokta olarak görüyorum. ‘Trabalho Abstrato’ Marksist söyleme gönderme yapıyor ama aynı zamanda bu konsepte bir détournement

uyguluyor ve sanat tarihinde anlatıya odaklanmayan gelenek, soyutlama ile izleyiciyi emeğin küreselleşen toplumdaki güvencesiz konumuna dair aydınlatıyor.

Ütopya- distopya eşiğinde bu kürek (emek ve günümüz dünyasındaki politik ve sosyal düzen) nerede duruyor?

'Emek' bana göre içi boş bir paradigma. 'İş', bugünkü anlamıyla, bir soyutlama. Somut bir kapsamı olmayan işler yapıyoruz. Üretmek adına çalışmıyoruz artık. Tüm faaliyetler sermaye aracılığıyla gerçekleşiyor. Para ise,  daha fazla kâr etme zorunluluğu altında, kendi amacını kendi yaratan soyut bir form. Bir anlamda, 'iş' adı altında insanların yaptıkları faaliyetler obsesif bir nevroz halini aldı. Bu anlamda kürek, bu beyhude hareketlerin de bir yansıması. Kapsamlı bir polis devlet, korporatif medya ve sermaye; bütün potansiyeli kontrol edilen ve gözetim altında tutulan bir biçime sokuyor.

Kurgudaki geometrik referansın kaynağı nedir?

Geometrik soyutlamanın sanattaki anlamına bir gönderme bu kare delik. Anlatıdan arındırılan soyutlama kavramıyla oynamak istedim. Yaygın olarak yapıldığı gibi bu biçimsel düzenlemeyle sonuçlandı ve akıl bulandırmasıyla konudan konuya atlayan, politik bir görünüm ile işgal etti formun kendisini (küreği). Bir refleks sonucu ortaya çıkan bu hareket Lygia Clark’ın ‘Bichos’u, Helio Oiticica’nın ‘Metasquemas’ı gibi Brezilyalı Neo-Concretist’lere (Neo-Somutçulara) ve Malevich’in ‘Black Square’ine (Süprematist çalışması ‘Siyah Kare’, 1915) olan ilgimi de ortaya çıkarıyor.

 

İSİMSİZ
(Ross)

Gonzalez-Torres’in sevgilisi Ross’a adadığı eserlerinden birinden alıyor bu sergi adını. Kısaca hikâyeye değinmek gerekirse Felix Gonzalez-Torres’in sevgilisi Ross (Laycock) AIDS’e yakalanıyor. Torres’i derinden sarsan bu teşhis, onu muayenede sevgilisinin günden güne kilo kaybederek ve gözünün önünden bir anda silinerek öleceğinin bilincinde, sevgilisinin son tartılışında çıkan ’79 kilo’ değerinde asılı bırakıyor. Gonzalez-Torres’in en önemli işlerinden birinin çıkış noktası bu aynı zamanda. Renkli kağıtlardan oluşan 79 kilo ağırlığında renkli sarma kağıtlı şekerleri bir köşeye yığıyor sergi alanında sanatçı. Her günün sonunda izleyicilerin gelip aldığı şeker miktarı kadar üzerine ilave ediliyor. Ross günden güne ölürken, Felix onu şekerleriyle bir şekilde yaşatma isteğini bir ritüel halinde sanatına katmıştı. Ross’un öldüğü yıl, bu gibi Ross’a adadığı birçok iş üretti Felix Gonzalez-Torres.

Bu bölümün ‘Ross’ sembolü ile kazandığı en önemli özellik neyin, nasıl temsil edildiği. Sergi bütünü aşk, ilişki, cinsellik, arzu, aile gibi temalara farklı şekillerde değiniyor. Teklik çiftlik, duruma ve ortama göre değişen ilişkiler bölümde sık rastlayacağınız kavramlardan. Yatak ise sergi bütününe hakim bir motif.

 

Seç Beş

‘İsimsiz’
(Ross)

 

1) Michael Elmgreen ve  Ingar Dragset ‘Siyah Beyaz Günlük, Şek. 5’ (2009) İki sanatçı arkadaşlarıyla ev içinde ve birçok yerde fotoğraflar çekmiş. Toplamda 364 kare var seride.

2) Kutluğ Ataman ‘forever’ (2011) Ataman’ın hatıralarıyla yüzleştiği eski bir ilişkisinden kalma, gerçek paylaşımların yaşandığı bir yatak bu.

3) Juan Capistran ‘Siyah Üstüne Siyah (İki John) (2007) Birbirine yaslı, iki blok ve kalastan oluşuyor. Boyları 1.82, açıkça iş üstündeler. Kavramsalcılığı ve minimalizmi cinsel çağrışımlarla yoldan çıkarma niyetinde sanatçı. Tıpkı Gonzalez-Torres’İn de yaptığı gibi, mirasyedi modernist yaklaşıma karşı.

4) Carlos Herrera ‘Mükemmel Isı Serisinden İsimsiz Yapıtlar’ (2006-2011) Kullanılmış spor ayakkabı, top ve bisiklet selesi gibi spor eşyalarının sıkı sıkıya bağlanmış çiftler.

5) Ira Sachs ‘Son Adres’ (2009) "AIDS'ten ölen New Yorklu sanatçı kuşağına bir ağıt" alt başlıklı bir video çalışması. Robert Mapplethorpe, Peter Hujar, Keith Haring, Vito Russo ve Felix Gonzalez-Torres gibi efsanevi isimlerin yaşamlarını kaybettikleri evlerin ön cephe ve detaylarından görüntüler içeren bir seri.

 

Juan Capistran

Bienal’in beş başlığından ikisine sızmış bir sanatçı olarak Gonzales-Torres’in Untitled kavramına diğer sanatçılardan bir adım daha yakın bir isimsin. Nedir sanatına malzeme olan kaygılar, zaman ve mekân kavramlarının ‘isimsizleştirdiği’ meselelerin?

Gücü, devrimi ve değişimi sorgulamaya getiren diyaloglar geliştiren işler üretmekle ilgiliyim. Çıkış noktasındaki düşüncelerim bir kültüre, bir zaman dilimine ya da belli coğrafi bölgelere ait değil, eleştirel düşünce için kendimizi geliştirdiğimizden beri bizimle olan, hepimize ait düşünceler.

Sanatsal ifadende şöyle bir alıntı yer alıyor: “Bir an bile olsun senin yaptığının sanat olduğunu anlamayacak insanlar için sanat yap, sanatçılar için değil.” (Kakim Bey, Poetic Terrorism). Biraz açar mısın, nasıl yorumlamalıyız bu lafı?

Çalışmalarımın kamusal alana yıkıcı bir şekilde girmesi benim üzerinde çok kafa yorduğum ve ilgilendiğim bir konu. Kompleks ve çok katmanlı projelere girişiyorum. Çalışmalarımda izleyicinin işi anlayabilmesine ve yorumlayabilmesine olanak sağlayan birçok açık uç ve referans noktası var.

Minimalizmi sanat yaklaşımında ironi için nefis bir malzeme olarak kullanıyorsun. John McCracken heykellerini andıran iki blok parçasının ‘Two Johns’ olarak ortaya çıkışı nasıl gerçekleşti?

Amerikalı heykeltraş John McCracken ve Amerikalı ressam John McLaughlin’den esinler var bu çalışmamda. Minimal ve soyut bir estetiği politik bir söylem oluşturmakta bir kırılma noktası olarak kullanıyorum.

Peki ya ‘White Minority’ nasıl oluştu? Black Flag’in logosuna göndermesiyle de anarşik bir referansı var.

Evet. Amerikalı hardcore punk grubu Black Flag’a, onların kafa yorduğu anarşi ve devrim düşüncelerine çok spesifik bir referansı var.

 

İSİMSİZ
(Ateşli Silahlara Ölüm)

‘İsimsiz’ (Ateşli Silahla Ölüm) sergisi de adını Torres’in bir eserinden, (ki bahsettiğimiz iş Amerika’da 1-7 Mayıs 1989’da yedi gün boyunca silahla öldürülen tüm kişilerin bilgilerinin bulunuğu dev sayfalardan oluşan, vurucu bir yapıt) birebir alıyor. Durdurulamayan ateşli silah furyasının peşi sıra sürüklediği dehşet, katiller, kurbanlar ve sanatçıların farklı tarihsel sıralamalarıyla görünürlük kazanıyor.

 

Seç Beş

‘İsimsiz’
(Ateşli Silahlara Ölüm)

1) Kris Martin ‘Obüs Mermi Kovanları II’ (Obussen II, 2010)  I.Birinci Dünya Savaşı'nda kulanılan, sayısı 700’ün üzerinde boş Howitzer mermi kovanı yığını. Altın rengiyle savaşlar estetik açıdan güzelleştirmeye çalışsa da yığın aynı zamanda oldukça acı verici bir yönlendirme yapıyor.

2) Raymond Pettibon Siyah-beyaz çizimleri var Pettibon’un bu sergide. Storyboard gibi cinayet planları yapan endişeli aşıklar, araba içinde polisler ile suç dramını resmediyor. Suç aleti tabanca.

3) Edgardo Aragon ‘1993’ (2010)  Genç bir adamın portresi. Sanatçının 1993’te vurularak öldürülen kuzenini tasvir ediyor. Malzemesi barut, portredeki kişinin ölüm sebebi.

4) Dani Gal ‘THE/A/T/E/SHOO/TING/DONEBY/OF/OFFI/CERS/ARE/SHOT’ (2009)  Fark kombinasyonlarıyla büyüleyen neon yerleştirmesi. "the shooting of officers," (yetkililerin vurulması/filme çekilmesi), "the shooting done by officers," (yetkililerin ateş etmesi/yetkililerin çektiği görüntü) gibi tamlamalar sayıklıyor.

5) Daniel Joseph Martinez' ‘ROMANTİK AŞK İHTİMALİ ÜZERİNE TEFEKKÜR YA DA ELİNDEKİ O SİLAHLA NEREYE GİDİYORSUN, BOBBY SEALE VE HUEY NEWTON, HİTLER'İN RESİMLERİNDEKİ . DIŞAVURUMCULUK VE TOPLUMSAL GERÇEKLİK ARASINDAKİ İLİŞKİLERİ TARTIŞIYOR’ (2005)  Başarı elde edememiş Kara Panter üyelerinden Bobby Seale ile Huey P. Newton beyaz Carrara mermerinden soyut silüetler halinde karşımıza çıkıyor.

 

Theo Craveiro

İsimsiz’ başlığı ile 12. İstanbul Bienali’nin duruşu ile sanat yaklaşımınız ve sergilenen çalışma arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz aranızda?

Felix Gonzalez-Torres’in ‘zamana ve mekâna göre değişir’ etrafında geliştirdiği ‘İsimsiz’ kavramı, bir karınca kolonisini soyut bir resmin içine koyup, bu esere sürekli işleyen ve değişen, ilişkiler bakımından kuvvetli bir alan olarak bakma fikriyle birebir örtüşüyor. Sanatsal düzen ile bir araya gelen bu biyolojik organizma her canlının yüzleşmesi ve mücadele etmesi gereken hassas ilişkileri, endişeleri ve süreçleri vurguluyor.

Bienal’de sergileyeceğiniz çalışma aslında bir yaşam alanı. Karıncalar için tasarladığınız bu yaşam alanının kendisi sanat yaklaşımınıza dair neler söylüyor?

Bu çalışma sanatın duvara asıp unutacağınız bir şey olmadığını, tam tersine beslemeniz, ona yaşaması gereken bir ortam yaratmanız gerektiğini gösterme niyeti taşıyor. Sanat kendi başına, otonom, bir şey değil. Yakınlaşmanız, ona zaman ayırmanız ve önemsemeniz gerek.

 

İSİMSİZ

(Pasaport)

Gonzalez-Torres’in fırtınalı bir gökyüzünde süzülen kuş imgesiyle süslenen, sürüsüne kitapçığın üst üste yığarak destelediği  ‘İsimsiz’ (Pasaport ğ II) adlı eserden esinlenen, eser ile aynı adı taşıyan sergi. Politik ve kültürel yabancılaşma ile haşır neşir bir bölüm. Dünyada ulusal kimlik, sınırlardan geçiş, haritalama, ülke kavramı, ekonomik göçlerden dem vuran sanatçılarla tanışın.

 

Seç Beş

‘İsimsiz’
(Pasaport)

1) Antonio Dias ‘Kendiniz Yapın: Özgürlük Alanı’ (1968) Yine ızgara sistemi üzerine kurulu bir çalışma, yoruma açık bir düzen. Sınırlardan arındırılmış, özgürlük alanında serbestlik tanıyor.

2) Claire Fontaine ‘Her Yerde Yabancı’ (2010) 11 Eylül saldırılarından sonra ayrıştırılmaya, yabancılaştırılmaya çalışılan insanlara adanan, bu kurmacaya doğrudan tepki veren bir neon çalışma. Ortadoğudan sesler, Arnavutça, Ermenice, Almanca, Kürtçe ve Türkçe. Bir yandan da aşikâr olanın tekrarı karşımızda: ‘Hepimiz yabancıyız’

3) Mona Hatoum ‘Beluci’ (çok renkli) (2008) ve ‘Afgan’ (siyah kırmızı) (2009) Dokunmuş haritalı halılar serisi. Siyasi sınırlardan arındırılmış kara kütlelerine odaklı çalışmalar var. Bu işin peşinde olduğu soru: “Coğrafya bile insan eliyle, iradesiyle düzeltilebilir mi?”

4) Rivane Neuenschwander ‘Belirli Bir Mesafeden’ (Toplumsal Engeller) (2010)  Toplumsal engelleri soyutluyor Neuenschwander. Bir mecaz olarak ele alıyor bu hendekleri ve serbest hareket edebilen bir yerleştirmeye dönüştürüyor.

5) Simon Evans ‘Dünyadan Sonra’ (2008) Dünyayı terk etmek zorunda kalsak ya da bunu isteyerek yapıp uzayda başka bir gezegeni yerleşim alanımız olarak işgal etsek, yeni evimizden dünya nasıl görünürdü merakıyla ve hayaliyle üretilmiş bir çalışma. İnsan olmadan dünya nasıl bir yer?

  

Tim Lee

Bugüne kadar başrolde olduğunuz birçok çalışmanız oldu. 12.İstanbul Bienali’nde de yine başrolde olduğunuz ve içinde müzik barındıran bir videoyu görücüye çıkartıyorsunuz. Türk Milli Marşı’nı elektro gitarla çalma fikri nereden çıktı?

Daha önce Amerikan ulusal marşının bir versiyonunu gitar solosuyla çalmışlığım var. Art Basel Miami için 2005’te yaptığım bir performanstı bu. ‘Star-Spangled Bannger’ çalarak, Jimi Hendrix’ın 1969’da Woodstock’ın kapanış performansına imza attığı gibi ben de Art Basel’in kapanışına imza atmıştım. Ama aslında daha önce hiç gitar çalmış, bu konuda deneyimi olan biri değildim. Bir müzisyen ya da Amerikan vatandışı olmadığım için olayın ahenksizliği ve uyumsuzluğu ile tecrübenin kendisiydi benim için enteresan olan. O zamandan beri bu stratejiye geri dönebileceğim bir potansiyel arıyordum. Jens Hofmann ile Adriano Pedrosa beni bienale davet edip, bienalin, ‘İsimsiz’ (Pasaport) bölümünün çerçevesini ulusal kimlik, kültürel eğilim etrafında şekillenen temaları anlattıklarında, Türk Milli Marşı’nı bu şekilde ele almak çerçeveye uyan bir girişim olmuştu.

Üretimlerinizde tadında bir ‘absürtlük ve amatörlük’ var.  Tavır bakımından antipatik bulunması, aşağı görülmesi ve yanlış anlaşılması çok kolay bir tutum bu. O ince çizgide nasıl bu kadar iyi bir cambazlık sergiliyorsunuz?

Projeleri ele alışımda hep bir absürtlük olmuştur. Bir sanatçı olarak kendi adıma, düşünme düzeyinde mantıksızlık hep benim için kritik olmuştur çünkü bu sayede herhangi bir şeyi geçerli kılabilirdim, başarmaya yakın olduğum için bunun gibi destansı anı tekrardan sahnelemeye girişmek başarılı karşılanabilirdi. Tabii bu gibi bir işe kalkışmanın bir tehlikesi de karşı karşıya kalınan işin üzerinde çok da düşünülmesi gerekmeyen ucuz bir şaka olarak algılanma ihtimali. İşlerimi her zaman dikkate değer anlamlar ve potansiyel okumalar bakımından katmanlı hale getirmeye çalışıyorum. Özellikle de tarih, ırk ve temsil yönleriyle ilişkiler benim için önemli bu katmanlarda. Absürtlüğü bitiş çizgisi yerine bir işi ele alma anında düşündüğümde de mizah yönünün eleştirel değerlendirmeden uzaklaştırıcı olma riski her zaman var.

Torres ile sanatsal bağınız nedir? ‘İsimsiz II (Pembe Panter, 2049-2092)’ ne anlatıyor?

Gonzalez-Torres’in çalışmalarına hep hayran olmuşumdur. Ondan öğrendiğim şey ise şu: Minimal ve kavramsal sanatın formal ve ‘kuru’ mirası toplumsal değer ile doldurulması gereken boş bir şablondur. ‘İsimsiz’ önekini çalışmalarımı adlandırmakta, hem özel hem de genel konular bakımından fikir vermesi için kullanıyorum. ‘İsimsiz II’ (The Pink Panther, 2049-2092) örneğinde, başlık benim Steve Martin’s’in Peter Sellers’ın ‘Pink Panther’ filmlerindeki rolünü canlandırmasının benim için bir potansiyel olduğuna referans veriyor aslında. Başka bir deyişle, bir obje insanların daha iyi görmesi için tasarlanıyor. Arka arkaya sıralandığında ise tam ters bir etki elde ediyorsunuz.  Tıpkı benim geçmişim gibi. Kore asıllı bir Kanadalı olarak ben, Fransız bir müfettişi canlandıran bir İngilizin rolünü üstlenmeye çalışan Amerikalı olmaya çalışıyorum.

 

Bilet fiyatları

12B  sınırsız: 50 TL, tam bilet:  20 TL, 20  kişi  ve üstündeki gruplar için: 12 TL, indirimli bilet*:  8 TL, 20  kişi  ve üstündeki gruplar için (indirimli): 4 TL. Rehberli tur bileti: +20 TL (20 kişi ve üstündeki gruplar için +12 TL), öğrenci tur bileti: +8 TL (20 kişi ve üstündeki öğrenci grupları için +4 TL) Rehberli turlar her gün 11.00-13.30-15.00-16.30’da.

Lale Kart sahipleri ise bienal biletlerini %20-25 oranında indirimlerden faydalanarak alabiliyor. 12. İstanbul Bienali üniversite öğrencilerine ise Koç Holding sponsorluğunda ücretsiz.

* İndirimli bilet ve rehberli tur fiyatlarından kimlik göstererek öğrenciler, 65 yaş üstü kişiler, öğretmenler ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği üyeleri faydalanabiliyor. Bilgi ve rezervasyon için guidedtours@iksv.org.

Biletler, Biletix satış kanalları, İKSV Nejat Eczacıbaşı Binası (Sadi Konuralp Caddesi 5, Şişhane, Pazar hariç her gün 10.00-18.00 arasında açık.) ve bienal mekânları Antrepo No 3 ve 5’te.





TOİST Yorum Girişi



  •  


  •    

  •   Captcha


  •  
Yeme
&İçme
| Bar&Club | Müzik | Sanat | Şehirde Ne Var? | Film | Tiyatro | Alışveriş | Kitap | Gay
&Lezbiyen
| Müzeler | Seyahat | İstanbul Otelleri
TimeOut İstanbul © 2012 Tüm hakları saklıdır.